aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
45,9541
EURO
53,3526
ALTIN
6.576,20
BIST
13.965,65
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Az Bulutlu
28°C
Cumartesi Az Bulutlu
28°C
Pazar Açık
27°C

Ahlakın Kentsel Dönüşümü!

04.06.2026 01:22
A+
A-

Atalarımız boşuna dememiş; “Aslan yattığı yerden belli olur.” diye. Bu kadim söz, sadece gündelik bir temizlik tavsiyesi değil; insanın iç dünyasının, karakterinin ve ahlakının dışarıya vuran en berrak aynasıdır. Çünkü kişinin özenli, düzenli ve temiz olması; işine, çevresine ve en başta kendisine gösterdiği saygının en belirgin tezahürlerinden biridir. Bulunduğumuz ortamı toparlamak, orayı bir nizam içinde tutmak, dış dünyaya verdiğimiz olumlu imajın ve insani olgunluğumuzun temel taşıdır.

Peki, bugün dönüp yattığı yerlere, arkasında bıraktığı izlere baktığımızda ne kadar “aslan” görebiliyoruz? İşte bu soru, tam da İstanbul’un en can yakıcı gerçeği olan deprem ve kentsel dönüşüm dalgasıyla birlikte çok daha derin, çok daha sarsıcı bir boyut kazanıyor. Çünkü bu büyük dönüşüm sadece binaları yıkıp yeniden inşa etmiyor; toplumsal ahlakımızı, birbirimize olan saygımızı ve “emanet” kavramını da ciddi bir sınavdan geçiriyor.

Hal böyleyken mega kent İstanbul, tarihinin en büyük ve en mecburi göç dalgalarından birini yaşıyor. Deprem gerçeği kapımızı çalmadan evvel, binlerce insan güvenli bir çatı altında yaşayabilmek adına yıllarını geçirdiği evlerini kentsel dönüşüme veriyor. Mahalleler boşalıyor, kamyonlar yükleniyor ve binlerce aile ansızın “kiracı” konumuna geçerek yeni bir yaşam alanı arayışına giriyor.

Belki de birçok vatandaş için hayatlarında ilk kez kiraya çıkmak, emlakçı emlakçı gezip bütçesine uygun bir yuva aramak ilk deneyim olacak; bu nedenle sürece ilişkin pek çok bilinmeyenle karşılaşmaları kaçınılmaz. Öte yandan, yıllardır kirada yaşayanlar da değişen piyasa koşulları ve fahiş fiyatlar nedeniyle benzer belirsizliklerle karşı karşıya.

Buraya kadar her şey modern bir kentin hayatta kalma mücadelesi, zorunlu bir yer değiştirme telaşı gibi görünüyor. Ancak madalyonun bir de arkası var; o taşınma stresi bitip, binbir emekle ve yüksek kiralar ödenerek bulunan yeni evlerin kapıları açıldığında yüzümüze tokat gibi çarpan o acı gerçek…

Güvenli bir yuva ümidiyle yola çıkan insanlar, emlakçıların kapısını çaldıktan ve mal sahipleriyle görüştükten sonra nihayet bir ev bulduklarını sanıyorlar. Mal sahiplerinden duydukları söz hep aynı: “Evi badana yaptırdım, tertemiz teslim ettim, kiracıya pırıl pırıl verdim.” Fakat gelin görün ki emlakçı eşliğinde o kapıdan içeri adım atıldığında karşılaşılan manzara tam bir hayal kırıklığı, tam bir vicdan tutulması oluyor.

Üstelik işin en acı, insanı en çaresiz bırakan tarafı da tam bu aşamada başlıyor. Yeni kiracının bu korkunç manzarayı gördüğünde arkasını dönüp gitme, “Ben bu evi tutmuyorum.” deme lüksü yok! Emlakçı kapıyı açıp o harabeyi gösterdiğinde, normal şartlarda hiçbir insanın kabul etmeyeceği o pislik ve bakımsızlık, yeni kiracıya adeta bir “mecburiyet” olarak dayatılıyor.

Çünkü arkada kentsel dönüşüm nedeniyle tahliye edilmek zorunda kalınan eski bir yuva var, kapıda bekleyen nakliye kamyonları var, kısıtlı izin günleri ve hızla tükenen bir zaman var. İstanbul’un bugünkü çetin piyasa koşullarında zar zor bütçesine uygun bir ev bulabilmiş olmanın getirdiği o çaresizlik kıskacıyla insan, o harabeyi bile bile tutmak, o enkazı devralmak zorunda kalıyor. Karşı tarafın vicdan eşiği, işte bu sıkışmışlığı bildiği için adeta bir sığınak hâline geliyor: “Nasılsa tutmaya mecburlar, nasılsa girip kendileri temizleyecekler…”

Peki neyi temizleyecekler? O mecburen çevrilen anahtarın arkasında, adeta bilinçli bir öfkeyle, hınçla terk edilmiş bir savaş alanı yatıyor. Mutfak dolapları katmanlaşmış yağ ve kir içinde; duvarlarda pişirilen yemeklerin, düdüklü tencerelerin patlayan izleri, sıçramış yemek numuneleri öylece duruyor. Evden ayrılırken en temel insani sorumlulukların bile yerine getirilmediğini kanıtlarcasına, tezgâhın üzerinde bırakılmış kirli tabaklar…

Daha da vahşisi; sökülüp götürülen dolapların altından çıkan, aylardır hatta yıllardır el sürülmemiş kir yığınları… Giderayak bazı odaların ampullerini bile söküp götürecek kadar küçük hesapların peşine düşen, duvarlara çocuklar tarafından çizilen renkli ve karakalem artıkları ardında karanlık, bakımsız ve loş bir enkaz bırakan zihniyetler…

Üstelik bu tahribat sadece fiziki kirlilikle de sınırlı kalmıyor; ahlaki aşınma maddi boyuta da sirayet ediyor. Giden kiracılar, maddi yükümlülüklerini de arkalarında birer enkaz olarak bırakıyorlar. İki ay, üç ay boyunca su ve elektrik faturalarını ödemeden, borçları ev sahibinin ya da yeni gelecek masum kiracının sırtına yükleyip gizlice çekip gidenlerin hikâyelerini hayretle ve esefle öğreniyoruz.

Oysa yeni bir eve taşınmak, insanların hayatında umutla, heyecanla başlayan yepyeni ve temiz bir sayfadır. Ancak daha ilk gün, yeni kiracıların o tatlı heyecanını gölgeleyen şey; temizlik malzemeleriyle saatler, hatta günler sürecek bir mücadele vermek zorunda kalmaları oluyor. Eşyalarını yerleştirmeden önce başkasının pisliğini kazımak, duvarları silmek, mutfak dolaplarını dezenfekte etmek, sinmiş kötü kokuları gidermek ve evi insanca yaşanabilir hâle getirmek için dökülen alın teri… Üstelik bunun getirdiği maddi yükün yanında yaşanan ciddi zaman, enerji ve emek kaybı da cabası.

İşte tam da bu noktada insan, kalbine batan o keskin soruyu sormadan edemiyor: Biz ne ara ardımızdan gelecek insanı düşünmeyi bıraktık? Biz ne ara birbirimizin hayatına bu kadar hoyratça, bu kadar acımasızca zarar veren bir toplum olduk? Sonuçta o eve taşınacak kişi bizim düşmanımız değil. Belki küçük çocukları olan bir aile, belki dünya evine yeni girmiş ve kıt kanaat geçinen bir çift, belki de yıllarca birikim yapıp kendi düzenini kurmaya çalışan yalnız bir vatandaş…

Buna rağmen bir yaşam alanını böylesine özensiz, böylesine hunharca bırakmak sadece basit bir “temizlik eksikliği” ile açıklanamaz. Bu durum, toplumsal ahlakın, empati yeteneğinin ve sorumluluk bilincinin tamamen çöktüğünün açık bir göstergesidir. İnsan ruhunun ve erdeminin, onun yarattığı ve dokunduğu her şeyde tezahür ettiği gerçeğini unutuyoruz. Bir insanın gizli ahlakını görmek istiyorsanız, arkasında bıraktığı izlere bakmalısınız. Ev, sadece dört duvardan ibaret bir beton yığını değildir; içinde yaşanmışlıkları barındıran, mahrem olan ama aynı zamanda bir başkasına devredileceği an “emanet” sıfatı kazanan kültürel ve ahlaki bir alandır.

“Nasılsa çıkıyorum, benden sonrası tufan.” anlayışı, çok ciddi bir bencillik ve toplumsal çürüme alametidir. Kendinden sonra gelecek olanın hakkını gözetmemek, onun mecburiyetini ve sıkışmışlığını fırsat bilip tanımadığı bir insanın yaşam alanına daha ilk günden saygısızlık etmek, modern insanın kalabalıklar içinde yalnızlaşırken nasıl vahşileştiğinin de bir kanıtıdır.

Bizler, zor zamanlarda birbirinin elinden tutmasıyla övünen, komşusu açken tok yatmayı zül sayan kadim bir kültürün mirasçılarıyız. Deprem gibi büyük bir felaketin gölgesinde, kentsel dönüşümün yarattığı ekonomik ve psikolojik yükün altında ezilirken, birbirimize daha çok sarılmamız, yükümüzü hafifletmemiz gerekmez mi?

Bir evi temiz, özenli, faturaları ödenmiş ve insanca yaşanabilir bir hâlde devretmek; o evi tutacak olan hiç tanımadığımız o insana sessizce bir mektup yazmaktır aslında. Ona; “Seni görmüyorum, tanımıyorum ama senin de benim gibi zor bir süreçten geçtiğini, bu hayat kavgasında yorulduğunu biliyorum; bu yüzden sana temiz bir başlangıç, huzurlu bir yuva bırakıyorum.” demenin asil bir yoludur.

Çünkü gerçek ahlak, tam da kimsenin bizi görmediği, yapayalnız kaldığımız o boş evlerde, arkamızda ne bıraktığımızla ölçülür. Geride bırakılan yalnızca kirli duvarlar, yağlı dolaplar, yıkanmamış tabaklar ve ödenmemiş faturalar değildir. Asıl geride bırakılan şey, birbirimize duyduğumuz saygının giderek aşınan, yok olan izleridir. Bir toplumun kalitesi, yalnızca yaşarken gösterdiği vitrin özeniyle değil; ayrılırken, sahneden çekilirken ardında bıraktıklarıyla ölçülür.

İstanbul’un binalarını yeniliyoruz, temellerine demirler bağlıyor, betonlar döküyoruz, dış cephelerini allayıp pullayıp boyuyoruz. Peki ya içimiz? Binaları kentsel dönüşüme sokarken; insani değerlerimizi, empati yeteneğimizi, emanet bilincimizi ve ahlakımızı da bir zihniyet dönüşümüne sokmanın vakti gelmedi mi?

Eğer arkamızda bıraktığımız enkazları sadece müteahhitlerin iş makineleri değil, insanların çaresizliğinden beslenerek kendi ellerimizle, kendi bencil ruhlarımızla yarattığımız ahlaki enkazlar oluşturuyorsa, yeni ve depreme dayanıklı binalarda oturmanın da hiçbir anlamı kalmayacaktır. Çünkü betonlar ne kadar sağlam, kolonlar ne kadar güçlü olursa olsun; içindeki insan sevgisi, kul hakkı gözetme bilinci ve saygı çürüdüyse, o şehir zihinlerde zaten yıkılmış demektir.

Gelin, sadece binalarımızı değil; birbirimize olan saygımızı, ahde vefamızı ve emanet kültürümüzü de yeniden inşa edelim. Çünkü temiz bir gelecek, ancak arkasında kirli izler ve ödenmemiş bedeller bırakmayan, başkasının mecburiyetine saygı duyan asil ruhların harcıdır.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.