aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
46,2786
EURO
53,7705
ALTIN
6.456,10
BIST
14.464,71
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
27°C
İstanbul
27°C
Parçalı Bulutlu
Salı Az Bulutlu
29°C
Çarşamba Az Bulutlu
28°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
27°C
Cuma Parçalı Bulutlu
25°C

En Ağır Yas, Söylenmeyen Sözlerin Yüküdür

15.06.2026 13:14
A+
A-

Yazma sanatı, yalnızca insana bağışlanmış bir mucizedir ve gücünü yine bizim kendi özümüzden alır. Beyaz sayfanın başına geçtiğiniz anda benliğinizin sınırlarını aşar, hiç tanımadığınız insanların hayatlarına kapı aralarsınız. Kendinizi bir başkasının yerine koyabilmek, bir yabancının acısını ve derdini yüreğinizde hissedebilmek, kaleme sarılanlara verilmiş en eşsiz ayrıcalıktır.

Çünkü var olmak yalnızca kendin için yaşamak değildir; bir başkasının mutluluğuyla sevinip onun hüznüyle kederlenebilmektir. İşte edebiyat tam da bu insanlık bağı için vardır. Yazı, bizi biz yapan bu ortak insanlığı yaşatmak ve zamana karşı ayakta tutmak için yazılır.

Bazı karşılaşmalar vardır. İnsan, daha önce hiç gitmediği bir yere adım atar gibi olur. Nereye varacağını bilmez ama oraya ait olduğunu ilk anda hisseder. Bugün böyle bir karşılaşmanın içinden geçtim.

Haziran güneşinin şehri usulca ısıttığı bir ikindi vaktiydi. Karşımda genç bir adam oturuyordu. Onu uzun yıllardır tanıyor değildim; birkaç kısa karşılaşma, ayaküstü edilen birkaç sohbet ve nezaketen paylaşılan selamların ötesine geçmeyen bir tanışıklıktı bizimkisi. Hayatın kalabalık akışı içinde yolu benimkine yeni değmiş insanlardan biriydi yalnızca.

Fakat bazen insanın bir ömrü tanımasına yıllar yetmezken, kimi zaman birkaç cümle bir yabancının ruhuna açılan kapıyı aralamaya yetiyordu.

Önce sıradan şeylerden konuştuk. Sonra sesinin tonu değişti. Kelimeler ağırlaştı. Bazı cümleler vardır; insan onları kurarken konuşmaz da içinde yıllardır taşıdığı yükleri sessizce yere bırakır. O da öyle yaptı.

Anlatmaya başladığında masadaki her şey önemini yitirdi. Ne dışarıdaki sesler kaldı kulaklarımızda ne de geçen zamanın telaşı. Çünkü anlattığı şey yalnızca kendisine ait değildi. Bir oğlun, babasına karşı içinde büyüttüğü kırgınlığın, özlemin, sevginin ve susturulmuş cümlelerin yükünü taşıyordu.

Babası daha yeni hayata veda etmişti. Üstelik henüz adını koyamadığı bu duygu değişimi içinde hâlâ taptazeydi.

Dinledikçe şunu düşündüm: Her insanın içinde çocukluğundan kalma, kimsenin görmediği bir oda vardır. Bazıları o odanın kapısını ömür boyu açamaz. Bazıları ise bir gün, hiç ummadığı bir yabancının karşısında anahtarı sessizce masaya bırakır.

İşte bu satırlar, o gün masaya bırakılan anahtarla açılan kapının ardında gördüklerimin anlatısıdır.

Duygular elle tutulup gözle görülmeyen şeylerdir; kimi zaman anlatanın sesinde değil, cümlelerin arasında bıraktığı boşluklarda saklanır. Kimi söylenenlerde, kimi de söylenmeyenlerde gizlidir. Onun anlattıkları da öyleydi.

Babasından söz ederken sesi sakindi, kelimeleri ölçülüydü. Belli ki kırgınlıklar vardı. Hepsini anlatmasa da cümlelerinin ağırlığından hissediliyordu.

Onu dinlerken anladığım kadarıyla, gençliğinin ilk yıllarında babasından ayrılmıştı. Annesiyle devam eden hayatında taraf seçmek zorunda kaldığı bir dönem olmuştu.

“Ben anneme iyi davranılmadığını düşündüğüm için babamı seçmedim,” derken aslında bunun onun için hiç de kolay bir karar olmadığını hissettiriyordu.

O süreçten sonra kendisi de kimsenin tam olarak beklediği gibi biri olamamıştı; herkesin kendi tarafından eksik bıraktığı bir hayatın içinde kalmış gibiydi.

Bir ev düşünün. Aynı çatının altında geçen yıllar, aynı sofrada yenilen yemekler, aynı duvarlara çarpıp geri dönen sesler… Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde görünür.
Ama mesafeler kilometrelerle değil, söylenmeyen cümlelerle ölçülür.

Karşımda oturan adamın yaşadıkları da biraz böyle başlıyordu. Bir oğlun, hayattaki ilk kahramanı olması gereken babasına duyduğu sevgiyle, yıllar içinde içinde biriken kırgınlık arasında sıkışıp kalmasının ağırlığıydı bu.

Babası birkaç hafta önce hayata gözlerini yummuştu. Karşımda oturan bu genç adama bakarken gözlerindeki o tuhaf donukluğu fark etmemek imkânsızdı.

Dayanamayıp sordum:
“Pişmanlık duyuyor musun? İçinde bir sızı var mı?”

Bana döndü. Yüzünde ne belirgin bir acı ne de bir öfke vardı.

Başladı anlatmaya…

Çocukluğuna gitti. Babasıyla yaşadığı o nadir ve güzel anıları bir bir çıkardı hafızasının derinliklerinden. Anıları öyle canlı, ayrıntıları öyle tazeydi ki… Ama garip bir şey vardı. Anlatırken sesinde en ufak bir titreme, gözlerinde tek bir damla yaş yoktu.

Kendisi de şaşkındı bu duruma.
“Hiçbir şey hissetmiyorum,” dedi.
Ruhu sanki kendini koruyabilmek için kalın bir buz tabakasıyla örtülmüştü.

Onu dinlerken, anlattıklarıyla birlikte o aşılmaz sessizlik duvarının ardını görmeye başladım.İnsanlar onun yıllardır babasıyla konuşmayışını, araya koyduğu mesafeyi büyük bir nefret sanıyordu. Oysa yanılıyorlardı.

Çünkü o sessizlik nefretten değil; sevgiden ve adaletten doğmuştu.

Annesinin uğradığı haksızlıklara, gördüğü kötü muameleye karşı bir evlat kalbiyle çekilmiş en net sınırdı. O, kötülüğe sessiz kalarak ortak olmayı reddetmiş, adaletin tarafında durmayı seçmişti.

Şimdi ise ölüm gelmiş, hem duvarı hem de babayı alıp götürmüştü.

Haklı olmak, ölümün o mutlak soğukluğu karşısında insanı hafifletmiyormuş. Bunu onun dilsiz bakışlarında okuyabiliyordum.

İçinde bir pişmanlık yoktu belki ama öfke ile erken gelen yas arasında sıkışmış, adı konulamayan bir boşluk vardı.

O konuşurken zihnimden sessizce şunu geçirdim:
“Sen iyi bir eş olamadın. Bu çocuk da senin istediğin gibi her şeye boyun eğen bir evlat olamadı. Siz birbirinizin hayatında eksik ve yaralı kaldınız.”

Şimdi o babayı, tüm hataları ve kırgınlıklarıyla birlikte, uzun yıllardır süren sessizliğin ardından toprağa teslim etmişlerdi.

Bana içini döken bu gencecik insanı ise insanların omuzlarına yüklemeye çalıştığı sahte vicdan azaplarından, “Neden ağlamıyorsun?” diyenlerin baskısından kurtarmak gerekiyordu.

Çünkü o henüz ağlayamıyordu.
Ruhu büyük bir şokun eşiğindeydi.
Ama biliyordum; vakti geldiğinde, mevsimi döndüğünde o buzlar eriyecek, nehir kendi yatağını bulacaktı.

Şimdilik sırtındaki o ağır ve dilsiz yükü benim kelimelerime emanet ediyor, geleceğe doğru kendi bilinmez yolunda sessizce yürüyordu.

Biliyor musunuz, bütün bu yaşananların en kahredici, en hazin tarafı uzun yıllara yayılan o sessizliktir.

Ne bir öfkenin gürültüsü vardır içinde ne de unutmanın hafifliği…
Daha çok bilinçli seçilmiş bir suskunluk.

Bir evlat, annesini koruyabilmek için sözlerini içine çekmiş, anlatmayı ertelemiştir. Bu bir nefret değil; sevgiden doğan kesin bir sınırdır. Annenin yanında durabilmek için babaya karşı kurulmuş sessiz bir mesafedir.

“Seni cezalandırmak için değil, annemi korumak için sustum.”
Belki de hiçbir zaman söylenememiş cümlenin ağırlığıdır bu.

Ve şimdi ölüm araya girince, o sessizlik artık bir tercih değil, geri dönülmez bir hâle dönüşmüştür.
Babanın kendi hatalarının bedelini yalnızlıkla ödemiş olması…
Bazen bir insanın hayatı konuşarak değil, susarak yazılır.
Ve en ağır sözler, söylenmemiş olanlardır.

Bu gerçek hikâyede o gün anladım ki, bazı vedalar konuşarak yapılmaz, insan en çok susarak uğurlar sevdiğini.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.