Bizim topraklarımızın mayasında, hamurunda çok güçlü bir iyilik ve hiç eskimeyen bir dayanışma ruhu vardır. Bu ruhu ayakta tutan, bizi birbirimize sımsıkı bağlayan en kadim, en sarsılmaz sütunlardan biri de o hepimizin bildiği öğüttür:
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Bu cümle, sadece iki duvar arasındaki komşuluk ilişkilerini değil, sosyal adaletin ve insan olmanın en saf halini vurgular.
Bize sadece kendi dünyamıza gömülmeyi değil, başımızı kaldırıp etrafımıza bakmayı, komşumuzun durumundan haberdar olmayı ve acıyı bölüşmeyi öğütler. Üstelik bu öğüt sadece fiziksel bir açlığı kapsamaz; bir insanın manevi yalnızlığını, sessiz çığlığını ve sosyal ihtiyaçlarını gözetmeyi de içine alır.
Nerede canımızı yakan bir deprem olsa, ne zaman bir sel baskınıyla sarsılsak, amansız bir hastalık kapıyı çalsa ya da ansızın bir yangın yüreğimizi dağlasa, içimizdeki o kadim refleks hemen harekete geçer.
“Ben ne yapabilirim?” sorusu, bu topraklarda her felaketin panzehiri olmuştur.
Çünkü biz, yediden yetmişe iyiliğe omuz veren bir milletiz. Çocuklarımız kumbaralarındaki harçlıklarını bir umut olsun diye bağışlar, gençler gönüllü olur, büyükler elindekini paylaşır. Kimi bir ekmek uzatır, kimi bir battaniye, kimi de sadece sımsıkı bir dua… Ama herkes elinden geleni yapmaya çalışır. İşte bizi ayakta tutan da, zor zamanlarda birbirimize bu yürekle kenetlenebilmemizdir.
Günümüzde bu kadim dayanışma refleksi, kurumsallaşarak sivil toplum kuruluşları, vakıflar ve iyilik dernekleri aracılığıyla hayat buluyor. Bu yapılar, bireysel vicdanlarımızı bir araya getiren yerel yardımlaşma ağları kurarak, nerede bir el uzatılması gerekirse oraya köprü oluyorlar.
İşte tam da bu yüzden…
İyiliğin mayasına öncelikle “güven” deriz…
Bir yardım derneğinin kapısından içeri giren her kuruş, aslında sadece bir “bağış” değildir; içinde bir parça umut, bolca empati ve en önemlisi de saf bir güven taşır.
İyilik köprüleri kurmak kolay değildir. O köprüleri yıllarca ayakta tutan en sağlam harç ise güvendir. İşte bu yüzden yardım derneklerinin başındaki isimler yalnızca birer yönetici değil, aynı zamanda toplumun güvenini omuzlarında taşıyan insanlar olmalıdır.
Yardım derneklerinin liderliği, sıradan bir şirket yöneticiliğine benzemez. Çünkü buradaki temel sermaye paradan çok daha değerlidir: İnsan onuru, toplumsal vicdan ve emanete sadakat.
Bağışçı, cebindeki parayı değil; gerçekleştirmek istediği iyilik hayalini teslim eder o derneğe. O hayalin en sadık bekçisi olmak da yöneticinin en büyük sorumluluğudur.
Başında şeffaf, dürüst ve pırıl pırıl insanların bulunduğunu bildiğimiz bir oluşuma herkes gönül rahatlığıyla omuz vermek ister. Güven duygusu yayıldıkça yardımlaşma isteği de büyür; iyilik bulaşıcıdır.
Buna karşılık en küçük bir şüphe bulutu bile yıllarca emek verilerek büyütülen koca bir iyilik hareketini gölgelemeye yeter. Gerçek bir lider, o gölgenin derneğin üzerine düşmesine asla izin vermez. Çünkü bilir ki, bazen bir kurumun en güçlü referansı yaptığı projeler değil, başındaki insanın dürüstlüğüdür.
Güven, bir fincan iyi pişmiş Türk kahvesi gibidir; hatırı derin, tadı pürüzsüz olmalıdır. Nasıl ki o kahvenin köpüğü özen isterse, iyilik derneklerinin başındaki isimler de aynı özenle seçilmelidir. Bir kez lezzeti kaçtı mı geriye sadece acı bir tortu kalır.
Bir derneğin tabelası ne kadar süslü, bütçesi ne kadar büyük olursa olsun; o dernek ancak başındaki insanın vicdanı, dürüstlüğü ve adalet anlayışı kadar büyüktür. Vicdanı pusula edinmiş yol göstericiler olduğu sürece iyilik, her zaman en doğru adresi bulacaktır.
İyilik büyüsün, yeter ki güven eksilmesin…