aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
47,0303
EURO
53,9467
ALTIN
6.131,21
BIST
14.079,97
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
30°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
30°C
Pazar Açık
31°C

İnsanın Sanal Dünyası: Ya Hep ya Hiç

15.07.2026 10:34
A+
A-

Türk edebiyatı, insan ruhunu bütün derinliğiyle anlayan ve anlatan büyük kalemler yetiştirmiştir. Kimi yoksulluğu anlattı, kimi aşkı, kimi zulmü, kimi yalnızlığı, kimi umudu…

Bazıları insanın toplumla mücadelesini satırlara taşırken bazıları vicdanıyla yaptığı sessiz hesaplaşmaları anlattı. Fakat öyle yazarlar vardır ki onların asıl meselesi doğrudan insandır. İnsan ruhunun en görünmez köşelerini, zaman algısıyla çatışan psikolojisini, en sessiz kırılmalarını ve en derin yalnızlıklarını kelimelere dönüştürmeyi başarırlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar da bu isimlerin en seçkinlerinden biridir. O, insanı dışarıdan tarif etmez; zihninin karmaşasına, ruhunun sessizliğine ve zaman karşısındaki yalnızlığına ayna tutar. Belki de bu yüzden eserleri, yazıldığı dönemi aşarak her çağın insanına dokunmayı sürdürür. Çünkü Tanpınar’ın anlattığı şey yalnızca bir dönemin hikâyesi değil, insanın bitmeyen iç yolculuğudur.

Tanpınar’ı anlamanın en güzel yollarından biri ise onun şiirlerine kulak vermektir. Bazen tek bir şiir, sayfalarca biyografinin anlatamadığını anlatır. “Ne İçindeyim Zamanın”, insanın zamanla, kendisiyle ve varoluşuyla kurduğu o derin ilişkinin en güçlü ifadelerinden biridir.

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.”

Tanpınar bu şiirinde insanın zaman karşısındaki yalnızlığını anlatırken aslında hepimizin yaşadığı görünmez bir sorgulamaya da kapı aralar.

İnsan bazen ne bütünüyle bulunduğu ana aittir ne de geçmişinden tamamen kopabilir. Zamanın içinde akıp giderken kendi vicdanıyla ve düşünceleriyle hesaplaşır. Aradan geçen yıllar, değişen hayatlar ve gelişen teknoloji bu sorgulamayı ortadan kaldırmadı; aksine onu daha karmaşık bir hâle getirdi. Bugün insan yalnızca kendi zihniyle değil, ekranların ve sosyal medyanın oluşturduğu yeni bir dünyanın içinde de kendini arıyor.

İnsan olmanın en kadim çelişkilerinden biri de tam burada başlıyor: Gerçeği aradığımızı söylerken çoğu zaman yalnızca kendi sesimizin yankısını arıyoruz. Önümüze düşen her haberde, her iddiada, her tartışmada ilk refleksimiz hakikati araştırmak değil; hangi tarafta durduğumuzu kontrol etmek oluyor. Bir siyasetçi, bir sanatçı, bir ünlü, bir gazeteci ya da adını ilk kez duyduğumuz herhangi bir insan… Kim olduğu çoğu zaman önemli olmuyor. Önemli olan, onun bizim tarafımızda mı yoksa karşımızda mı olduğuna karar vermek oluyor.

Eğer bizimle aynı düşünceyi paylaşıyorsa hatalarını açıklamak, mazur göstermek ya da görmezden gelmek için sayısız gerekçe üretiyoruz. Karşı tarafta yer alıyorsa doğruluğu henüz kanıtlanmamış bir iddiayı bile kesin hüküm gibi kabul edebiliyoruz. Oysa adaletin en temel şartı, kişilere göre değişmemesidir. Yanlışa yanlış, doğruya doğru diyebilmek, insanın önce kendi vicdanına karşı dürüst olabilmesini gerektirir.

Aidiyet duygusu çoğu zaman dürüstlüğün önüne geçiyor. Çünkü insan yalnızca bir fikri değil, aynı zamanda o fikirle birlikte kendi kimliğini de savunduğunu düşünüyor. Böyle olunca bir yanlışın kabulü, yalnızca karşı tarafı haklı çıkarmak gibi algılanıyor. İşte tam da bu yüzden sosyal medya, düşüncelerin özgürce tartışıldığı bir alan olmaktan uzaklaşıp insanların birbirlerini onayladıkları dev bir yankı odasına dönüşüyor.

Bugün elimizdeki telefonlar sayesinde milyonlarca insana saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat aynı hızla hüküm de veriyoruz. Daha hiçbir delil ortaya çıkmadan insanlar suçlu ilan ediliyor; kimi zaman da açık gerçekler yalnızca sevdiğimiz kişilere zarar vermesin diye görmezden geliniyor. Herkes kendisini savcı, hâkim ve hatta cellat yerine koyuyor. Oysa sosyal medya bir mahkeme değildir. Beğeni sayıları beraat kararı olmadığı gibi, linç kampanyaları da suçun kanıtı değildir.

Gerçek adalet, öfkenin değil delilin konuştuğu yerde doğar. Kalabalıkların alkışı da yuhalaması da gerçeğin ölçüsü olamaz. Çünkü hakikat çoğu zaman sessizdir; bağırmaz, kendini reklam etmez. Onu görünür kılan şey önyargılar değil, sabırla ortaya konulan gerçeklerdir.

Bütün bu karmaşanın içinde en büyük zararı ise güven görüyor. Güven, yıllar boyunca emekle kurulan görünmez bir köprüdür. Fakat tek bir iddia bile o köprüyü sarsmaya yetebilir. İddianın doğru ya da yanlış olması kadar, insan zihninde bıraktığı “Acaba?” sorusu da yıkıcıdır. Bu nedenle adaletin yerini bulmasını beklemek kadar, o süreçte dilimize, öfkemize ve önyargılarımıza da hâkim olmak zorundayız.

Belki de Tanpınar’ın şiirinde aradığı denge tam olarak budur. Ne bütünüyle zamanın içinde kaybolmak ne de ondan kopup gitmek… Bugün bizim ihtiyacımız olan denge de budur. Ne kalabalıkların öfkesine teslim olmak ne de körü körüne tarafgirliğin peşinden gitmek. Gerçek cesaret, kendi düşüncesine yakın olanın yanlışını da aynı kararlılıkla eleştirebilmek; karşısında durduğu insanın hakkını da aynı vicdanla savunabilmektir.

Dolayısıyla insanın en büyük sınavı teknolojiyle değil, kendi vicdanıyla olmaya devam ediyor. Ekranlar değişiyor, gündemler değişiyor, insanlar değişiyor; fakat hakikat değişmiyor. Adalet de değişmiyor. Eğer gerçekten daha huzurlu ve daha güvenilir bir toplum istiyorsak önce kendi zihnimizde kurduğumuz görünmez mahkemeleri dağıtmalı, gerçeğin peşinden gitmeyi taraf olmanın önüne koymalıyız. Çünkü insanı yücelten şey, kalabalıkların sesine kapılmak değil; gerektiğinde o kalabalığa rağmen vicdanının sesini dinleyebilmektir.

Günün sonunda en büyük adaleti, bizimle aynı fikirde olanların yanlışını ilk biz dile getirdiğimizde sağlarız. ‘Bizimkiler yaptıysa bir bildikleri vardır’ uyuşukluğundan sıyrılıp, hatayı kim yaparsa yapsın karşısında durabilme cesaretini göstermek… Çünkü nihayetinde adaleti korumak, sadece bir fikri savunmaktan çok daha asil bir duruştur.

Zamanın ve vicdanınızın dengesinde kalmanız dileğiyle.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.