aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
47,1650
EURO
54,0149
ALTIN
6.055,22
BIST
14.050,81
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Parçalı Bulutlu
Cuma Parçalı Bulutlu
31°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
30°C
Pazar Açık
31°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
32°C

​Ruhun Kırışıklıklarını Hangi Neşter Düzeltir?

17.07.2026 11:40
A+
A-

Zamanı dilimlere ayırıp, her anını titizlikle programlayarak ona hükmedebileceğini sanan modern insan, aslında kendi elleriyle inşa ettiği o görünmez hapishanenin ilk mahkûmu oldu. Durmayı, beklemeyi, sabretmeyi ya da sadece “olgunlaşmayı” bir gecikme, bir yenilgi gibi algıladığımız bu çağda; ömrümüzü saniyelere sıkıştırılmış birer hedef tahtasına dönüştürdük. Hep bir yere yetişmek, hep bir şeyi başarmak, hep daha fazlasını tüketip daha hızlı üretmek ve tüketmek zorundayız.

Peki, nereye gidiyoruz bu telaşla? Hayatı ıskalamamak için çıktığımız bu uzun ve ince yolculukta, neden her adımda kendimizden biraz daha uzaklaşıyoruz?

Aslında teknolojinin, makineleşmenin ve hızın bize daha çok “boş zaman” kazandırması gerekirdi, değil mi? Oysa tam aksine, tarihin en “meşgul” nesli olup çıktık.

Kendimizi ancak aşırı meşguliyetle, bitmeyen ajandalarla ve ertelenemez randevularla var edebiliyoruz.

Çünkü biliyoruz ki, koşturmayı bıraktığımız an, o gürültü kesilecek. Ve o gürültü kesildiğinde, gece yastığa başımızı koyduğumuzda kendimizle baş başa kalacağız. Kendimizle kalmaktan, içimizdeki o derin boşluğu hissetmekten ölesiye korktuğumuz için zihnimizi ekranlarla, vitaminlerle, bitmeyen planlarla bir çocuk gibi oyalamaya çalışıyoruz.

İşte tam da bu yüzden, her sabah uyanıyoruz ve daha yataktan kalkarken sırtımızda, omuzlarımızda, ruhumuzun görünmez kıvrımlarında bir sızıyla güne başlıyoruz. Sahi, biz bir gün içinde kaç farklı insana dönüşüyoruz? Kaç maske takıyor, kaç farklı rolün yükünü sırtlanıyoruz da her yerimiz böyle dökülüyor?

Bir yandan profesyonel hayatın koşturmacası, diğer yandan iyi bir eş, mükemmel bir ebeveyn, kusursuz bir dost olma çabası… Akşam eve döndüğümüz de ise bu defa kendi kendimizin “yaşam koçu” olmaya soyunuyoruz.

Her şeyden nem kapar olduk. Gökyüzündeki buluttan, sokaktaki gürültüden, önümüze konan tabaktan…
Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz devasa bir “filtreleme sistemi” var artık kafamızın içinde. Her şeyi süzgeçten geçiriyoruz:
​Doğalı arıyoruz; ama bu arayış bile bir savaşa dönüşüyor. Tereyağının saflığını sorguluyor, peynirin mayasından şüpheleniyor, sütü kaynatırken kimya laboratuvarındaymış gibi hissediyoruz. Salatalığın kokusunu, marulun yaprağını milim milim inceliyoruz.

Biri bitmeden diğeri başlayan ekran dolusu uzman dinliyoruz. Üstelik birinin “şifa” dediğine, öbürü “zehir” diyor. Masalarımız kimyager tezgahı gibi; renk renk besin takviyeleri, kutu kutu vitaminler, “gençlik iksirleri”… Sağlıklı olalım derken, sağlığın kaygısından hasta oluyoruz.

Sadece yiyecekleri değil, hayatımızdaki insanları da ayıklıyoruz. “Fazlalıklardan kurtuluyorum” diyerek en yakın dostlarımızı,  çocukluk arkadaşlarımızı bir çırpıda eliyoruz. Tıpkı bedenimizdeki yağlardan kurtulmaya çalışır gibi, hayatımızdaki insan birikimlerini de birer “fazlalık” olarak görüp fırlatıyoruz.

Peki, günün sonunda elimizde ne kalıyor? Kusursuzca filtrelenmiş ama bomboş, yapayalnız ve sırılsıklam yorgun bir yaşam.

Sadece soframızı ve dostlarımızı değil, kendi bedenimizi de acımasız bir filtreden geçiriyoruz artık. Sağlıklı kalalım diye lüks spor salonlarına taşınıyor, bantların üzerinde saatlerce adeta bir yere varacakmış gibi yürüyoruz. Aynalara barışık gözlerle bakamaz olduk. Vücudumuzda ufak bir kusur görsek, burnumuzun kemerini beğenmesek hemen estetik cerrahi uzmanlarının kapısını çalıyoruz. Türlü yüz germe operasyonları, dolgular, botokslar… Zamanı ve doğallığı durdurmak için neyimiz varsa feda ediyoruz.

Peki, soralım kendimize: Gerçekten mutlu muyuz ruh dünyamızda?

Dış görünüşümüzü milim milim kusursuzlaştırırken, o aynalardan bize bakan gözlerin arkasındaki boşluğu doldurabiliyor muyuz? Beğenilmek, başkalarının gözünde bir vitrin süsü gibi durmak bu kadar mı çok kıymetli oldu bizim için?

Oysa asıl gerçeği çok uzakta arıyoruz. İnsan, üzerine dikilen suni bakışlarla değil; aklıyla beğenilir. Empati yeteneğiyle, karşısındakinin acısını duyabilen o ince kalbiyle beğenilir. Birine uzattığı dost eliyle, çıkarsız yardımseverliğiyle zihinlerde ve gönüllerde yer edinir. Ruhun kırışıklıklarını germeye hiçbir cerrahın neşteri yetmezken, biz neden sadece dış kabuğumuzu parlatmakla ömür tüketiyoruz?

Tüm bunları yaparken kendimize sormayı unuttuğumuz o can alıcı soruyu sorma vakti gelmedi mi: Bunların hepsini biz yapmadık mı?

Şöyle bir geriye dönüp bakalım. Eskilerin hayatına…

Ne çok odalı daireleri vardı ne de her köşeden fışkıran eşyaları. Bir divanları vardı odanın baş köşesinde, üstünde el emeği bir kilim… Ortada usul usul tüten, üzerinde çaydanlığın mırıldandığı bir döküm soba. Ve pencereden bakınca gözün alabildiğine uzanan, insanı toprağa bağlayan, kendine yetecek kadar küçük bir bahçe, birkaç tarla, koyun, kuzu, köpek, kedi…

​Onlar, gökyüzünü delmek istercesine yükselen on, on bir, yirmi, otuz katlı beton kutularda, üst üste yığılmış hücrelerde yaşamıyorlardı. Komşusunun sesini duymaktan ürken, yan dairede kimin oturduğunu bilmeyen modern insanın aksine, o daracık evlerde koca bir mahalleyi ağırlıyorlardı.

Ve en tuhafı ne biliyor musunuz? Hiçbir yerleri ağrımıyordu. Mutlulardı; bunu büyükannemden, büyükbabamdan görüyordum. Ne bacaklarında bugünkü kadar dinmeyen sızılar vardı ne de ruhlarında modern zamanların o meşhur “tükenmişlik sendromu”. Çünkü onlar:
​Besini “analiz” etmek için değil, doğanın sunduğu doğallığı paylaşmak için sofraya koyarlardı.

Dostlarını “enerji vampiri” diye sınıflandırmaz, kusurlarıyla sever, yükünü omuzlarlardı.

Toprağa basar, betonun soğukluğunu değil, doğanın sıcaklığını hissederlerdi.

Güzelliği yüzde ya da bedende değil; sözün doğruluğunda, niyetin temizliğinde ararlardı.

Bizler bugün, konforu satın alırken huzuru feda ettik. Evlerimizi büyüttük ama gönüllerimizi daralttık. Her şeyi analiz eden aklımız, hissetmeyi unuttu.

Şimdi sormak gerek:
Her şeyin en organiğini yiyip, en lüks sitelerinde oturup, en iyi vitaminlerini yutarken; bedenimizi baştan yaratıp spor salonlarında ömür tüketirken neden o tek bir kilimle, bir sobayla mutlu olan insanların gözlerindeki o dingin ışığın zerresine bile sahip değiliz?

Belki de arınmamız gereken şey yediklerimiz, bedenimiz ya da dostlarımız değil; modern dünyanın bize dayattığı bu “her şeyin en iyisine ve en kusursuzuna sahip olma” çılgınlığıdır. Belki de şifa, kliniklerin soğuk odalarında veya eczane raflarında değil; sadeleşmekte, kendimizi olduğumuz gibi kucaklamakta ve bir divanın üzerine uzanıp sadece huzurlu bir nefes alabilmektedir.

Ve en önemlisi, kendi elimizle mahvettiğimiz doğalı arıyoruz; ama bu arayış bile kendi yarattığımız bir canavarla savaşmaya dönüşüyor. Toprağın, doğanın bize hesapsızca bahşettiği o saf yiyecekleri kendi ellerimizle bozduk. Sofralarımıza gelen her şeyin genetiğiyle oynadık, ilaçlar kattık, tohumların kültürünü, özünü yok ettik. Doğayı kendi hırslarımızla zehirleyen biz insanoğluyken, şimdi o zehrin içinden “organik” olanı cımbızla çekmeye çalışıyoruz.

Yazarın Diğer Yazıları
02.07.2026 13:27
17.06.2026 12:26
10.06.2026 16:13
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.