aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
46,1375
EURO
53,3292
ALTIN
6.107,63
BIST
13.758,17
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
27°C
İstanbul
27°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Açık
27°C
Cuma Az Bulutlu
27°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
22°C
Pazar Parçalı Bulutlu
24°C

Adalet Kimin İçin?

10.06.2026 16:13
A+
A-

Siyasetin gürültülü kulislerinden uzakta, insan ilişkilerinin en yalın ve en derin dinamikleri üzerinden bugünkü siyasi iklimi okumaya çalışmak, aslında toplumsal yorgunluğumuzun en net özetidir.

Haklılar ve haksızlar bir tarafa; gelişmelerden haberdar olsun ya da olmasın, tüm bu kurumsal sorumluluğun dışında bırakılmış geniş partili kitleler dururken, aynı siyasi ideali paylaşan ancak kendi içlerinde derin ayrılıklar yaşayan liderlik pratiklerine tanıklık ediyoruz.

Bir tarafta geçmişten devralınan kurumsal bir mirasın ve geleneksel meşruiyetin ağırlığı, diğer tarafta ise bu mirasın üzerine inşa edilen yeni bir siyasi anlayış duruyor.

Toplum ise bu yapıların neden yan yana duramadığını sorgulamaktan çok, aynı siyasi mirasın iki farklı merkezden temsil edilmeye çalışılmasının ve buna eşlik eden sessiz mesafelerin yarattığı belirsizliği izlemekle yetiniyor.

Nitekim Mustafa Kemal Atatürk, “Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi’dir.” diyerek partiye verdiği tarihi önemi açıkça ortaya koymuştur.

Temelini halkçılık ilkesi üzerine kuran Atatürk, kuruluş amacını daha yolun başında “Barıştan sonra Halkçılık esası üzerine dayanan ve Halk Fırkası adıyla siyasi bir fırka kurmak” sözleriyle ilan etmiştir. Bu doğrultuda parti yalnızca siyasi bir yapı değil; Cumhuriyet’in ve modernleşme reformlarının korunması ve yaşatılması misyonunu üstlenen köklü bir kurumdur.

Oysa dönüp geriye baktığımızda, aynı siyasi eksende yer almalarına rağmen bugün tarafların bir araya gelememesi toplumun hafızasında yeterli bir açıklama olarak karşılık bulmuyor. Kitleler daha büyük, daha sarsıcı sebepler arıyor; hiç değilse gözle görülür bir “şiddetli geçimsizlik” bekliyor. Çünkü onlara göre ayrılıklar ancak böyle açıklanabilir olmalıydı.

Buna karşın sessiz ve derinden yaşanan bir kopuş da en az açık çatışmalar kadar gerçektir. Aynı evi paylaşan, günlerce konuşmadan yaşayan, büyük kavgalar etmeden ama birbirlerine bir kez bile dokunmadan yıllar geçiren insanların hikâyesi de bir geçimsizlik hikâyesi değil midir?

Aynı ideal uğruna yola çıkan siyasi ortaklıklar da böyledir. Bir çiçeği ister bir günde kökünden koparıp atın, ister zamana yayarak yavaş yavaş solmasına izin verin; sonuç değişmez.

İşte siyaset sahnesinde yaşanan bu sessiz kopuşlar, insan ilişkilerindeki kaçınılmaz soğuma evresiyle birebir örtüşmektedir.

Tam da bu yüzden insanın kendi içindeki mahkemeden beraat etmesinin tek yolu, suçsuz olduğunu iddia etmesi değil; suçunu kabul edecek kadar cesur olmasıdır. Bu içsel adalet duygusu, kamusal alandaki güç ve makamlarla sınandığında adeta bir turnusol kâğıdına dönüşür.

Çünkü gücün geçici büyüsü insanı yalnızca o gücü elinde tuttuğu sürece örter. Bir siyasetçinin asıl karakter vesikası ise iktidardan ayrıldıktan sonra ortaya çıkar.

Önemli olan gücün şaşaasıyla göz boyamak değil, o güç sona erdiğinde halkın arasında alnı açık ve başı dik yürüyebilmektir.

Siyasi figürlerin kalibresi, yükseldikleri basamakların yüksekliğiyle değil; düştükten sonra ellerinde kalan itibarın ağırlığıyla ölçülür. Toplumsal düzeni ve siyasetin kodlarını çözmek de tam bu noktada, vitrindeki isimlerden çok derindeki güç ve sınıf dinamiklerini okuyabilmekten geçer.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde ana muhalefet liderliğinin Ankara’dan İstanbul’a gerçekleştirdiği uzun yürüyüş, yalnızca bir milletvekilinin tutuklanmasına verilen tepki değildi. Atılan her adım, sarsılan adalet mekanizmasına karşı yükselen toplumsal bir itirazın sembolüydü.

Meydanları dolduran insanların temel gerekçeleri açıktı: Yargının bağımsızlığını yitirdiği endişesi, seçilmişlerin güvencesizliği, olağanüstü dönem uygulamaları nedeniyle yaşanan mağduriyetler ve ifade özgürlüğünün savunulması…

Yürüyüşü organize eden irade, bunun dar bir parti eylemi değil, evrensel bir adalet talebi olduğunu ilan etmişti.

Ancak siyasetin doğası, dün “mutlak adalet” diye haykıranların bugün kendi iç dengeleri ve güç mücadeleleri söz konusu olduğunda sergiledikleri tavırlarla yeni bir tartışma alanı yaratmıştır.

Dün hukukun siyasallaşmasına karşı çıkanların, bugün kendi çizgilerinden ayrılan ya da gelecekte güçlü bir siyasi aktör olarak öne çıkabilecek isimlerin hukuki baskılarla karşılaşması karşısında sergiledikleri üstü kapalı tutum dikkat çekicidir.

Bir zamanlar omuz omuza yürüyenlerin, bugün başka bir aktörün yargı eliyle sınırlandırılması karşısında açık bir duruş sergileyememesi; siyasi ilkelerin dönemsel ihtiyaçlara göre ne kadar esneyebildiğini göstermektedir.

Aynı şekilde kurumsal koltukların hukuki meşruiyeti de bu çelişkinin bir başka boyutudur. Geçmişte kurultay süreçlerinin hukuki sakatlıklarını eleştirenlerin, bugün aynı süreçlerin ürettiği meşruiyet zemininde görev yapıyor olması siyasetin kadim çelişkilerinden biridir.

Özetle, dün meydanlarda savunulan evrensel adalet anlayışı, bugün siyasi aktörlerin iç rekabetlerinde kullanışlı bir söyleme dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.

Peki, tüm bu çelişkilerin ortasında geniş halk kitleleri nerededir?

Bir toplumun siyasi ve ekonomik kodlarını çözmek, sınıf dinamiklerini doğru okumaktan geçer. Sınıf bilinci, bireyin toplum içindeki yerini kavraması ve buna uygun bir eylemlilik geliştirmesidir.

Aynı ekonomik koşulları paylaşmalarına rağmen ortak bir refleks geliştiremeyen kitleler yalnızca “kendinde sınıf”ı oluşturur. Aynı sorunları yaşamak, insanları kendiliğinden siyasi bir güce dönüştürmez.

Asıl dönüşüm ise bu kitlelerin ortak çıkarlar etrafında örgütlenerek “kendisi için sınıf” hâline gelmesiyle başlar. Yani haklarının farkına varıp bilinçli bir toplumsal güç olarak hareket etmeleriyle…

Sınıf bilinci, sermayenin elinde ayrıcalıkları koruyan bir kalkana dönüşürken emeğin elinde tarihsel dönüşümün anahtarıdır. Bugün sermaye çevrelerinin çıkarlarını korumak adına sergilediği ortak refleks, geniş halk kitlelerinin de benzer bir bilinç geliştirmeye ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Bu kopukluğun en somut yansımalarından biri de siyasi partilerin üye yapılarında görülmektedir.

Araştırmalar, parti üyelerinin büyük bölümünün parti tüzüklerini okumadığını ortaya koymaktadır. Üyeler çoğu zaman kurumsal işleyişten çok liderleri, günlük siyasi gündemi ve ideolojik söylemleri takip etmektedir.

Oysa tüzükler, partilerin demokratik işleyişini ve üyelerin haklarını belirleyen temel metinlerdir. Buna rağmen ilgi çoğu zaman ancak kongre ve kurultay süreçlerinde, usul tartışmaları ve adaylık meseleleri gündeme geldiğinde artmaktadır.

Hâl böyleyken kurumsal kuralların ikinci plana itildiği siyasi iklim, aslında siyaseti liderlerin iki dudağı arasına sıkıştıran anlayışın bir sonucudur. Aynı ideolojik kulvarda yürüyüp kendi içlerinde sessiz ayrılıklar yaşayan liderlik tarzı, kalıcı demokratik dönüşümlerden çok geçici güç devranlarını beslemektedir.

Oysa gerçek demokratik dönüşüm ve toplumsal adalet; kişilere değil kurumlara, ilkelere ve ortak haklara dayandığında mümkündür.

Çünkü adalet, yalnızca birilerine dokunduğunda hatırlanan geçici bir ihtiyaç değil; şartlar, dengeler ve koltuklar değişse bile korunması gereken evrensel bir ilkedir.

Güç ellerinden gittiğinde halkın arasına karışamayacak kişisel ikballerin peşinden gitmek yerine, kurumsal adaletin ve evrensel hakların peşine düşen bir toplum vizyonu, bugünkü siyasi tıkanmışlığın en güçlü çıkış yoludur.

Bugün cevaplanması gereken asıl soru şudur:
Adalet, herkes için ve her koşulda savunulması gereken evrensel bir ilke midir; yoksa kurum içi dengeler ve çıkarlar değiştiğinde feda edilebilen bir söylemden mi ibarettir?

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.