Dün, İstanbul’un bitmek bilmeyen şantiyelerinden yükselen iş makinesi sesleri arasında, mahalleli ve komşularla çay eşliğinde sohbete koyulduk. Malum, kentsel dönüşüm projesi şehirde hız kesmeden ilerliyor ve neredeyse herkes bir şekilde bu sürecin içine çekilmiş durumda. Bir yanda deprem gerçeği, diğer yanda yılların yorgunluğunu taşıyan binalar… Şehrin hafızası değişirken, insanlar da hayatlarını yeniden kurmanın telaşını yaşıyor.
Haliyle masamızda çalışanlar da vardı, emekliler de, ev hanımları da; yani mahallenin her rengi, her sesi bir aradaydı. Var olmasına vardı ama hepsinin hikayesi de bütçesi de aynı değildi.
Epey sonra masamıza bir emekli eşi gelip oturdu. Telaşlı, endişeli ve hüzünlü hali hemen dikkat çekiyordu. Sebebini sohbet ilerledikçe anladık. Aylardır kiralık ev arıyordu ama mevcut emekli maaşının karşılığında başlarını sokabilecekleri bir yuva bulamamıştı. Nihayet o gün bir yer bulmuştu bulmasına ama yüzünde tarifi imkansız bir burukluk vardı. Belli ki tuttuğu yerin şu an oturduğu evle, anılarıyla, alışkanlıklarıyla hiçbir alakası yoktu; bakımsız, dökük ve o kadının kalibresinin çok aşağısında bir yerdi.
“Neden farklı yerlere bakmadın?” diye sorduğumuzda, normal hayatta son derece mağrur ve dik duran o kadının gözlerinde beliren o çaresizlik ifadesini unutmak mümkün değil. “Emekliyim”, “Param yetmiyor” diyemedi gururundan; sadece “Tuttuk ama hiç içime sinmedi, mecbur kaldım” diyebildi. Haklıydı, çünkü oturduğu evin kentsel dönüşüm sebebiyle boşaltılmasına sadece 22 gün kalmıştı ve zaman daralıyordu.
Sohbet ilerledikçe içini dökmeye başladı:
“Ev bulduk bulmasına da dertler bitmedi ki… Depozito var, emlakçı parası var, ilk kira var. Sonra elektrik, su, doğalgaz abonelikleri, aidat derken daha eve taşınmadan bir sürü masraf çıkıyor. Emekli maaşıyla bunların altından nasıl kalkacağız, ben onu şimdiden düşünüyorum” dedi.
Tam o esnada masadaki bir diğer komşunun, inşaat bittikten sonra alacağı yeni mobilyalardan heyecanla bahsetmesi ise hayatın sunduğu en sert çelişkiydi. Çünkü onun kocası uzun yıllar yurt dışında çalışmış, Amerika Birleşik Devletleri’nden emekli olmuştu. Aradaki dağlar kadar uçurumu, birinin lüks hayalleriyle diğerinin yüzüne yerleşen o hüzünlü mecburiyette net bir şekilde görebiliyordunuz.
Bu mahalle masasında şahit olduğumuz insan manzarası, Fransız edebiyatının ve romantizm akımının en güçlü sesi olan Victor Hugo’nun yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan o büyük feryadını akıllara getiriyordu… Sadece ölümsüz eserler bırakan bir romancı ve şair değil; aynı zamanda ömrünü toplumsal adaletsizlikle, yoksullukla ve insan hakları ihlalleriyle mücadeleye adamış, bu uğurda 19 yılını sürgünde geçirmiş siyasi bir deha olan Hugo’nun o meşhur sözü tam da bu mahalle masasının ortasına bir anda düşüyordu:
“Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk.”
İstanbul’un göbeğinde, kentsel dönüşüm kıskacında çaresizce ev arayan o emekli kadının gözlerindeki hüzün, bu sözün edebi bir aforizma değil, günümüz Türkiye’sinin çıplak ve sert bir gerçeği olduğunu kanıtlıyordu.
Öyle ki yazarın henüz 26 yaşındayken dünya edebiyatında devrim yaratan, birinci tekil şahıs anlatımı ve modern iç monoloğun ilk örneği kabul edilen Bir İdam Mahkûmunun Son Günü romanı, sadece bir infazı değil, tam da bu çaresiz bekleyişi, adalet sisteminin ve toplumun vicdansızlığını anlatır düzeydeydi.
Romanda suçu ve ismi bizzat Hugo tarafından gizlenen mahkûm, okuyucunun önyargılardan arınması için kimliksiz bırakılmıştır. Bu mahkûm, tam beş hafta boyunca sürekli ölümü düşünür, bir af çıkacağı ümidiyle yaşama tutunmaya çalışırken, her saniye daralan zamanın ve belirsizliğin soğuk çarkları arasında ezilir.
Bugün İstanbul’da evini boşaltmak için “22 günü kalan” ve maaşına uygun ev bulamadığı için dökük bir daireye mecbur olan emeklinin durumu, Hugo’nun o isimsiz mahkûmunun hücredeki bekleyişinden farksızdır.
Geçmişte memlekete hangi vasıfla hizmet ettiğinin, ne kadar mağrur bir geçmişi olduğunun sistem için bir önemi kalmamıştır artık. Emeklilerimiz de tıpkı o mahkûm gibi, her ay başını, her maaş zammı dönemini bir “af ve iyileştirme” ümidiyle beklerler. Ancak sistem, yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine, onu yönetmeyi ve insanları yardımlara bağımlı kılmayı seçmiştir. Emekliye reva görülen hayat; açlık sınırının altındaki bir maaşla, “sosyal yardım” kuyruklarında, askıda ekmek projelerinde ya da belediyelerin inisiyatifiyle ramazan kolilerinde teselli aramaya zorlanmaktır.
Hugo’nun deyimiyle, sistem tam olarak bunu istemektedir: Yardım edilmiş, minnettar bırakılmış, hakkını aramak yerine şükretmek zorunda kalmış yoksullar.
Romandaki en trajik sahnelerden biri, idam mahkûmunun küçük kızının son kez babasını görmeye geldiği andır; küçük kız, hücredeki o çökmüş, hayatı ve gururu elinden alınmış adamı, kendi babasını tanıyamaz.
Ekonomik krizin ve enflasyonun pençesinde, torununa bir harçlık veremeyen, kentsel dönüşüm yüzünden standartlarının çok altında bir yaşama mahkûm edilen bugünün emeklisi, o hücredeki babayla aynı ruhsal kırılmayı yaşamaktadır. Toplumsal statüsü ve yaşam alanı elinden alınmış, kahvehanede bir bardak çay içerken bile hesabını yapmak zorunda bırakılmış emekliler, kendi çocuklarının ve toplumun gözünde adeta tanınmaz hale gelmiştir. Yaşadığı her saniye geçim kaygısıyla ruhu daralan, her market alışverişinde ayrıntıları kurgulayan ve “22 gün sonra ne olacağım” diye endişelenen bu insanlar, modern sistemin sessiz infaz koridorlarında yürümektedir.
Hugo, romanında meydanları dolduran, infaz sahnesini bir panayır yerine çevirip sabırsızlıkla bir insanın çöküşünü ya da vahşeti izlemek isteyen kalabalıkları sorgularken, “Merhamet diyorum, doğadaki tüm canlılarda sınırsızca bulunan merhamet neden biz insanoğlunda yok?” diye sorar.
Yüzyıllar öncesinin o giyotin sahnesiyle bugünün Türkiyesi yan yana geldiğinde, merhamet yoksunluğunun sadece sokakla sınırlı kalmadığı açıkça görülüyor. Nitekim bu sağır edici tavır; hayatında bir gün bile geçim derdi yaşamamış, baba konforunun gölgesinde büyüyen “seçkin evlatların” üst perdeden kurduğu o sitemkâr cümlelerde de hayat bulmaktadır.
Oturduğu lüks plazalardan, korunaklı sırça saraylardan; ömrünü fabrikada, tezgâhta, tarlada, şantiyede ya da bir ofis masasında tüketmiş, kısacası bu ülkenin harcını karmış emekliye “Geçinecek maaş istemeyi nasıl içine sindirebiliyorsun?” diye akıl veren bu “veliaht” bakış açısı; bizim mahalle masasında şahit olduğumuz o derin ve karanlık uçurumdan, yani birinin Amerika’dan gelen emeklilik rahatlığıyla kurduğu lüks mobilya hayalleriyle diğerinin evsiz kalma korkusu arasındaki o büyük idrak yoksunluğundan besleniyordu.
Kısacası ömrünü çalışarak tüketmiş ve hakkı olanı talep eden emekliye “Şükretmesini bilin” ya da “Bizim zamanımızda şu da yoktu” diyerek suçu ve sorumluluğu tamamen bireye yıkan zihniyet ve kitleler, mevcut yönetimin ürettiği bu teselli söylemini sahiplenenler; Hugo’nun giyotin meydanındaki o kayıtsız kalabalığından farksızdır.
Bir insanın hayatının son demlerinde onurlu bir şekilde yaşama hakkına seyirci kalmak, hatta bunu bir lüks gibi görmek, toplumsal merhametin ne denli çürüdüğünün kanıtıdır.
Nihayetinde bu durum, bireysel bir talihsizlik değil, organize bir statü kaybıdır. Türkiye’de 20-30 yıl boyunca prim ödeyen, üreten, vergi veren mağrur bir vatandaş; emekli olduğunda ve kentsel dönüşüm gibi bir zorunlulukla karşılaştığında, yılların emeğinin sistem nezdinde hiçbir karşılığı olmadığını acı bir şekilde fark eder. Geçmişin saygın ve üretken insanı, bugünün dünyasında ne yazık ki dökük evlere, sosyal yardımlara ve muhtaçlık ilişkilerine mahkûm edilerek sistem eliyle kendi yabancısı haline getirilir.
Hal böyleyken; Sefiller’in ve Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nün büyük dehası, dün mahallemizde kurulan o sohbet masasının tam ortasından bugüne haykırmaktadır. Çözüm; emekliyi standartlarının altındaki yaşamlara ve sosyal yardım paketlerine mahkûm edip yoksulluğu sürdürülebilir kılmak değildir. Çözüm; her vatandaşın ömrünün sonbaharında, kimseye avuç açmadan, hak ettiği adil bir gelirle ve kendi kalibresine uygun yuvalarda yaşayabileceği, yani yoksulluğun tamamen ortadan kaldırıldığı bir düzeni inşa etmektir. Aksini yapmak, insanı her gün, o 22 günlük süre daralırken azar azar idam etmektir.
Demem odur ki dün komşumun anlattıkları, aslında milyonlarca emeklinin sessizce yaşadığı ortak hikâyeden başka bir şey değildi. Ne yazık ki bu hikâyenin kahramanları değişse de yaşananlar değişmiyor; her altı ayda bir yeni umutlar yeşeriyor, ardından aynı hayal kırıklıkları kapıyı çalıyor. Oysa sorun yalnızca maaşlara yapılacak zam oranlarında değil, emeklileri her geçen gün biraz daha yoksullaştıran sistemin kendisinde yatıyor.
Yasal düzenlemeler yeniden ele alınmadıkça ve gelir adaletini sağlayacak kalıcı adımlar atılmadıkça yoksulluk, milyonlarca emekli için geçici bir sıkıntı değil, yaşamın değişmeyen acı bir gerçeği olarak kalacaktır.
Kalın sağlıcakla.