Dijital çağın bize bıraktığı en büyük paradokslarından biri şu:
Hayatımızı görünür kılmak istiyoruz; fakat görünür olan hayatımıza başkalarının bakmasından rahatsız oluyoruz.
Eskiden özel hayatın bir sınırı vardı. Evimizin kapısı kapanır, aile albümü çekmecede kalır, yaşadığımız anlar birkaç insanın hafızasında saklanırdı.
Şimdi ise albümlerimizin kapağı yok.
Telefonlarımız elimizde, kameralarımız her an açık. Ailemiz, eşimiz, çocuklarımız, torunlarımız, arkadaşlarımız, gittiğimiz yerler, yediğimiz yemekler, yaptığımız tatiller, oturduğumuz sofralar, kaldığımız oteller, hatta bazen mahremiyet sınırına dayanan görüntülerimiz bile kendi isteğimizle dijital dünyanın vitrinine bırakılıyor.
Bir anlamda hayatımızı kendimiz sergiliyoruz.
Sonra bir gün dönüp:
“Bu benim özel hayatım.”
diyoruz.
Asıl çelişki de burada başlıyor.
Bu arada tatilde yalnızca böyle bir olaya mı denk geldim? Elbette hayır. Çok güzel insanlarla tanıştım, çok güzel sohbetler ettim, çok güzel anlar yaşadım. Fakat ne ilginçtir ki, bunların hiçbirini dijital albüme koymadım. Bazı güzellikler vardır; fotoğrafını çekmeden de yaşanır, paylaşmadan da hatırlanır. Belki de hâlâ gerçekten bize ait olan albüm, kimsenin görmediği o albümdür.
Geçtiğimiz günlerde tatil yaptığım yerde bir Kadın Emeği Pazarı’na rastladım. Kadınların kendi emekleriyle hazırladığı birbirinden güzel ürünler sergileniyordu. Ortada ciddi bir emek vardı. Alın teri vardı. Üretim vardı.
Bir gazete sahibi olarak ilgimi çekti. Özellikle kadın emeğinin görünür olmasının, daha fazla insana ulaşmasının önemli olduğunu düşündüm. Çekim yapmak istedim.
Tam o sırada hanımefendilerden biri tepki gösterdi:
“Çekemezsiniz, benim hakkım var.”
Elbette insanın kendi görüntüsü üzerindeki hakkını yok sayacak değilim. Buna saygı duymak gerekir.
Kendimi tanıttım, kartımı gösterdim. Fakat ikna etmek, tabiri caizse, deveye hendek atlatmaktan daha kolay görünüyordu.
Tartışmayı büyütmedim.
Önce adını ve soyadını sordum.
Çünkü bu işte karşınızdaki kişinin kim olduğunu bilmek, söylediği sözün hangi bağlamda değerlendirileceğini anlamak önemlidir.
Sonrasında hafızamda bir şeyler yerine oturdu. İsmini öğrendikten sonra sosyal medya hesaplarına baktım.
Karşıma bambaşka bir tablo çıktı.
Herkese açık profillerde kendisinin, ailesinin, bulunduğu yerlerin, yaptığı tatillerin, günlük yaşamının ve özel hayatından sayısız kesitin kendi isteğiyle paylaşılmış olduğunu gördüm.
Aile fotoğrafları…
Geziler…
Sofralar…
Tatiller…
Havuz başındaki görüntüler…
Bikinili fotoğraflar…
Kendi rızasıyla milyonların görebileceği bir dijital albüme dönüştürülmüş bir hayat.
Sonra şu soruyu kendime sormadan edemedim:
Bir insan kendi hayatını milyonlara göstermek konusunda bu kadar cömertken, kendi emeklerini sergilediği bir ortamda çekilecek tek bir görüntüye karşı neden bu kadar kesin bir sınır çekebiliyor?
Burada bir yanlış anlaşılmasın.
Özel hayat hakkını tartışmıyorum.
Tam tersine, özel hayatın korunması gerektiğini savunuyorum.
Kimsenin özel alanına izinsiz girilmemeli.
Kimsenin görüntüsü, rızası ve hakları yok sayılmamalı.
Fakat bugün tartışmamız gereken başka bir mesele var:
Özel hayat nerede başlıyor, kamusal görünürlük nerede bitiyor?
Çünkü dijital çağda bu sınır artık eskisi kadar belirgin değil.
İnsanlar hayatlarının büyük bölümünü kendi elleriyle kamusal alana taşıyor. Sonra aynı hayatın hangi bölümünün görülebileceğine, hangi bölümünün görülemeyeceğine ilişkin çok keskin sınırlar çiziyor.
Bu hakkın kendisi elbette tartışılmaz.
Fakat burada insanı düşündüren şey, kamusal görünürlük ile özel hayat arasındaki çelişkidir.
Bir fotoğrafı kendimiz çekip paylaşınca “Benim hayatım.” diyoruz.
Bir başkası bizi görüntüleyince “Benim özel hayatım.” diyoruz.
Kendi ailemizi paylaşırken sorun yok.
Başkası ailemizin bulunduğu bir ortamı görüntülediğinde sorun var.
Gittiğimiz oteli, plajı, restoranı, tatili, yediğimiz yemeği, hatta bazen ne giydiğimizi bile kendi hesabımızdan dünyaya gösteriyoruz.
Sonra aynı dünyaya:
“Buraya kadar bakabilirsin, buradan sonrası benim özelim.”
diyoruz.
Peki o sınırı kim çiziyor?
Ve daha önemlisi:
O sınırı ne zaman çiziyoruz?
Bence dijital çağın asıl meselesi tam da burada.
Çünkü artık özel hayat yalnızca dört duvar arasında yaşanmıyor. Özel hayatımızın parçalarını kendi ellerimizle kamusal alana taşıyoruz.
Bu nedenle “özel” kavramının anlamı da değişiyor.
Bir zamanlar fotoğraf albümümüz evimizin içindeydi.
Şimdi fotoğraf albümümüz cebimizde.
Bir zamanlar ailemizin fotoğraflarını birkaç yakın insan görürdü.
Şimdi tek bir paylaşım, tanımadığımız binlerce, hatta milyonlarca insanın önüne düşebiliyor.
Üstelik bunu çoğu zaman biz yapıyoruz.
Sonra da görünürlükten rahatsız olduğumuzda, bütün sorumluluğu dışarıya yüklüyoruz.
Oysa dijital dünyanın acımasız tarafı şu:
Bir şeyi görünür kıldığınız anda, onun üzerinde ne kadar kontrolünüz kaldığını da yeniden düşünmek zorundasınız.
Ben o gün çekimi sonlandırdım.
Tartışmayı tercih etmedim.
İçimden geçen ise çok basitti:
“Madem emeğinin görünür olmasını istemiyorsun, ben neden senin için bunu görünür kılmak için uğraşayım?”
Belki bu düşünce sert bulunabilir.
Ama gazetecilik yalnızca görüntü almak, haber yapmak, insanları görünür kılmak değildir.
Bazen karşınızdaki insanın istemediği bir görüntüyü almamak da mesleki bir tercihtir.
Ben de tercihi yaptım.
Fakat o olay bana daha büyük bir soruyu bıraktı.
Bugün herkesin dilinde “özel hayat” var.
Bir haber yapılınca…
Bir fotoğraf yayınlanınca…
Kamuoyunun ilgisini çeken bir olay gündeme gelince…
Hemen:
“Bu benim özel hayatım.”
deniliyor.
Elbette herkesin özel hayatı vardır.
Fakat insanın kendi eliyle milyonların önüne koyduğu hayatın hangi bölümünün hâlâ yalnızca kendisine ait olduğunu sormak da artık kaçınılmazdır.
Bir başarı haber olur.
Bir toplumsal olay haber olur.
Tarihi bir mekân tanıtılır.
Bir sanat eseri anlatılır.
Bir insanın emeği görünür kılınır.
Bunların tamamı kamusal ilginin konusudur.
Fakat insanın özel alanı da dokunulmazdır.
Mesele bu ikisinden birini seçmek değil.
Mesele, aralarındaki sınırı dürüstçe belirleyebilmektir.
Çünkü bazen mahremiyetimizi başkaları ihlal etmiyor.
Biz, mahremiyetimizin kapısını kendimiz açıyoruz.
Sonra kapının önüne bir tabela asıyoruz:
“Buradan sonrası özel.”
Fakat dijital dünyada o tabelanın nereye dikildiğini artık herkesin kendisine sorması gerekiyor.
Belki de asıl soru şu değil:
“İnsanların benim hayatıma bakmaya hakkı var mı?”
“Ben hayatımın hangi bölümünü insanların bakabileceği bir yere kendi isteğimle koydum?”
“Ben neyi gerçekten özel tutmak istiyorum ve neyi kendi isteğimle kamuya açıyorum?”
Çünkü görünür olmak bir tercihtir.
Mahrem kalmak da.
İkisini aynı anda istemek mümkün olabilir.
Ama ikisinin arasındaki sınırı başkalarının değil, önce kendi davranışlarımızın belirlediğini kabul etmek zorundayız.
Dijital çağın bize öğrettiği en ağır gerçeklerden biri belki de budur:
Özel hayatımızı yalnızca başkalarından korumuyoruz. Bazen önce kendimizden korumamız gerekiyor.
Kıymetli okurlarım,
Elbette kimsenin kafasındaki polis değiliz; herkes kendi hayatından ve tercihlerinden sorumlu. Kimsenin ne yaptığına karışmak da bize düşmez. Biz sadece gördüklerimiz, düşündüklerimiz ve yaşadıklarımız üzerinden bazen küçük sorular soruyoruz.
Ben şimdi bol telveli sade Türk kahvemi içerken, sizlere de biraz düşünerek, biraz gülümseyerek iyi okumalar diliyorum.