Hitabet, siyasal iletişimin temel unsurlarından biri olup, bir liderin yalnızca düşüncelerini aktarma biçimini değil, aynı zamanda temsil ettiği kurumun değerlerini ve siyasal kültürünü de yansıtmaktadır. Bu nedenle siyasetçilerin kullandıkları dil ve üslup, kamuoyunun siyasal aktörlere duyduğu güven ile kurumsal itibarı doğrudan etkileyen unsurlar arasında değerlendirilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün hitabet anlayışı; nezaket, ölçülülük ve temsil sorumluluğu bakımından dikkate değer bir örnek oluşturmaktadır. Atatürk’ün dilinde kelimeler, sadece bir iletişim aracı değil; millete, çocuğa, kadına ve insana duyulan derin saygının birer simgesiydi.
O, bu milletin kaderini elinde tutan köylüsüne “Milletin efendisi” dedi; geleceği inşa edecek çocuklarına “Küçük beyler, küçük hanımlar” diyerek seslendi. Bağımsızlık mücadelesi veren kitleleri “Aziz Türk Milletim” diyerek ayağa kaldırdı; Meclis kürsüsünden milletin vekillerine “Efendiler!” diye hitap etti. Toplumun temel taşı olan kadınlarımıza “Ey kahraman Türk kadını!”, “Büyük Türk kadını” ve “Muhterem hanımlarımız” diyerek en yüce değeri teslim etti.
En zorlu savaş meydanlarında, siperlerin ortasında dahi subaylarına “Arkadaşlar”, vatanı savunan erlerine “Mehmetçik” diyerek o yüksek nezaketi ve devlet adamı vakarını bir an olsun kaybetmedi.
Bu eşsiz hitabet dili ve devlet adamı nezaketi elbette tesadüf değildi. Anıtkabir ve Çankaya Köşkü kütüphanelerindeki resmî incelemelerle tespit edilen 3 bin 997 kitabı satır satır okuyan Atatürk, cepheden cepheye koştuğu ömrüne bu devasa kütüphaneyi sığdırmış; sayfaların kenarlarına notlar düşerek, altını çizerek özümsediği o engin kültür birikimini kelimelerine nakşetmişti.
Çünkü Mustafa Kemal Atatürk çok iyi biliyordu ki; hitabet, bir insanın kültür düzeyini ve okuduğu kitapların derinliğini yansıtır; siyasi hitabet ise bir liderin temsil ettiği makama ve millete duyduğu derin saygıyı gösterir.
Dün İstanbul’da düzenlenen Cumhuriyet Halk Partisi’nin üye katılım töreninde, temsil makamında oturan ancak o makamın ağırlığından bihaber olan zat-ı muhteremin, salondakilere, “Çocuklar, rozetler nerede, çocuklar? Rozet!”, “Ulan! Gelirseniz hepinizi bir dersten iyi geçireceğim, anlaşılan. Tövbe yarabbim ya!” nidalarıyla seslenmesi, tam anlamıyla bir talihsizlik örneğidir.
Bugünse neredeyse tüm ulusal ve yerel medya kuruluşları bu görüntüleri gündemine taşıdı. Bu durum, söz konusu tavrın kamuoyunda ne denli rahatsızlık uyandırdığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Haksız da sayılmazlar.
Üstelik bu zat, geçmişte Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilliği görevini de yürütmüştü.
Kendisini “il örgütünün başında” gören bu anlayışın sergilediği sığ, kabadayıca ve özensiz dil; sadece söyleyenin seviyesini değil, kurucumuzun bizlere bıraktığı Cumhuriyet adabından ne kadar uzaklaşıldığını da açıkça göstermektedir.
Şimdi sormak gerek: Cumhuriyet Halk Partisi’nde gerçekten “hiçbir değişime ihtiyaç yok” mu yani?
Atatürkçülük; sadece üzerine Atatürk resimleri basılmış tişörtler giymek, salonlarda Atatürk flamaları ve bayrakları sallamak, kürsülerde O’nun veciz sözlerini ezbere tekrarlamaktan ibaret şekilsel bir gösteri değildir. Asıl Atatürkçülük; O’nun fikrine, felsefesine, devlet adamlığı vakarından süzülen o nezakete ve üsluba bizzat yaşayarak ve yaşatarak sahip çıkmaktır.
Atatürk’ün hitabetindeki zarafet, sadece tarih sayfalarında kalması gereken bir anı değil; bugün siyaset yapan, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkesin örnek alması gereken asgari bir standarttır.
Üslup, makamın aynasıdır; o aynayı kirletmeye kimsenin hakkı yoktur.
Eğer temsil ettiği çizgi Cumhuriyet Halk Partisi ise; bu dil, bu üslup ve bu duruş bu partiye de, bu ülkeye de yakışmamaktadır!
Aydınlık yarınlarda görüşmek üzere, kalın sağlıcakla…