Havalar soğudu, grip kapıyı çalmadan içeri girmeyi sever. Benimki de kapıyı çalmakla yetinmemiş, bronşiti de yanına alıp gelmiş. Doktorumun teşhisi bu yönde.
Perşembeden beri evdeyim; ilaçlarımı kullanıyor, dinleniyor, bol bol haber izliyor, haber dinliyor, kitap, gazete okuyorum.
Anlayacağınız, birkaç gündür gündemi dışarıdan değil, koltuğun üzerinden takip ediyorum. İnsan evde kalınca haberleri daha çok görüyor, daha çok okuyor, daha fazla düşünüyor.
Bir haberin kendisinden çok, haberlerin birbirine nasıl bağlandığını fark etmeye başlıyor.
Ben de bu birkaç günde, özellikle dini yapılanmalar, para, güç ve insan ilişkileri üzerine düşünürken aklıma Temel ile Fadime’nin hikâyesi geldi.
Karadeniz zekâsının o kendine özgü mizahı yine iş başında…
Eve geldiğinde karısı Fadime’yi iki gözü iki çeşme ağlarken gören Temel sormuş:
— Ne oldu Fadime, neden ağlıyorsun?
Fadime cevap vermiş:
— Bugün falcı kadına gittim. Elli milyon verip falıma baktırdım. Senin artık beni hiç sevmediğini öğrendim.
Temel şaşkın:
— Ne gerek vardı be Fadime!
— Bana gelseydin bunu bedavaya söylerdim.
Gülüp geçiyoruz. Ta ki karşımıza çıkan gerçek, gülümsemeyi unutturana kadar.
İnsan, bildiği ya da inanmak istediği bir şeyi duymak için neden para öder?
Daha önemlisi, karşısındakinin gerçekte ne olduğuna bakmadan başka birine neden inanır?
Son günlerde kamuoyunun gündemine oturan haberler, bu iki soruyu yalnızca bir fıkranın içinde bırakmadı. İnançla kurulan bağın, nasıl olup da başka ellerde bir güç aracına dönüşebildiğini yeniden düşündürdü.
Bu esnada Adnan Oktar örneğini hatırlamamak mümkün mü?
Televizyon ekranlarında “Adnan Hoca” adıyla yıllarca izledik. Yanında “kedicikler” diye anılan genç kadınlar, dini sohbetler, danslar, müzikler, Mehdi anlatıları… Çoluk çocuk, genç yaşlı, neredeyse herkes bu görüntülere defalarca tanık oldu.
Üstelik bu yayınlar dün başlamadı. 1990’lı yıllardan itibaren kamuoyunun gündemindeydi. 1999’da operasyon geçirdi. Sonrasında A9 TV ekranlarında bu kez daha gösterişli bir dünyayla yeniden karşımıza çıktı.
Vatandaşlardan gelen yoğun şikâyetler üzerine RTÜK çeşitli tarihlerde yaptırımlar uyguladı. Ama ekran kapanmadı.
Bir ürünün markası görünür, ekran buzlanır. Bir dil sürçmesi olur, kıyamet kopar. Televizyon ekranında birkaç saniyelik görüntü bile denetimden geçer.
Ama biz yıllardır “kedicikleri” izledik.
Bunca zaman herkesin gözü önünde duran bu yapıya neden daha kapsamlı bir hukuki müdahale gelmedi? Diyebilirsiniz.
Bugün bunun cevabını dava dosyalarında arıyoruz.
Meğer biz televizyon programı izlemiyormuşuz. Yıllar sonra dosyasını okuyacağımız bir yapının fragmanlarını izliyormuşuz, diyebilirim.
Keşke absürtlükler Adnan Oktar’la sınırlı kalsa diyeceğim ama mümkün değil!
Televizyon ekranından çıkıp biraz daha yakına baktığınızda, durum daha vahim. Muska yaptığını söyleyenler mi, büyü bozduğunu iddia edenler mi, “cin çarpmış” deyip “cin çıkarıyorum” diye ortaya çıkanlar mı, kısmet açıp bağladığını iddia edenler mi…
Köküne bereket, ülkede yok yok.
Tüm bunlar yetmemiş gibi, bir de bunlardan medet umanlar var… Muska yaptırmaya giden saf vatandaşın dilinde bu adamlara unvan veriliyor; kimi çıkıp “hoca” diyor, kimi “nefesli hoca”, kimi de “büyü bozucu hoca”!
Asırlar devrildi, insanlık Ay’a ayak bastı, uzaya araçlar gönderdi, yapay zekâ çağını yaşıyoruz; bizim memlekette hâlâ “nefesli hoca” esnafı tıkır tıkır işliyor!
Kimdir bu hoca?
Diyanet’in kadrolu imamı mı? Alakası yok. Camiye giden var mı bunlarda? Adım atmazlar.
Ama adı “hoca”…
Niye?
Çünkü millette cahillik baldan tatlı, batıl itikat ekmek kadayıfı!
Dün hacıydı, hoca oldu; bugün “büyü bozucu” oldu, yarın evliya ilan ederler, şaşırırsın.
Ve bu cehalet sarmalının Türkiye’ye yaşattığı o en büyük, en kanlı trajedi, Fethullah Gülen yapılanması üzerinden canımızla, kanımızla görüldü.
Fethullah Gülen’in dini söylem etrafında ördüğü oluşum, uzun yıllar boyunca eğitim, himmet, hizmet ve dayanışma söylemleriyle büyüdü. Dershaneler, okullar, yurtlar, vakıflar, dernekler, medya kuruluşları ve farklı alanlarda faaliyet gösteren şirketler aracılığıyla toplumun geniş kesimlerine ulaşıldı.
Ancak yıllar içinde devlet kurumları ve yargı makamlarınca yürütülen soruşturma ve davalarda, bu oluşumun devletin anayasal kurumlarını ele geçirmeyi amaçlayan gizli ve hiyerarşik bir örgütlenme olduğu yönünde çok sayıda tespit ortaya kondu.
15 Temmuz 2016’da Türkiye, bu yapılanmayla ilişkilendirilen darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de aralarında bulunduğu kurumlar hedef alınırken, çok sayıda insan hayatını kaybetti. Böylece ülke, yakın tarihinin en ağır olaylarından birini yaşadı.
Ancak bitmedi; o süreçten ders çıkarması gerekenler, farklı isimler ve farklı yöntemlerle yollarına devam etti. Bu bir darbe girişimi değildi elbette ki; ancak Süleymancıların lideri Alihan Kuriş’le ilgili iddialardan tutun, Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul’un da adlarının geçtiği Furkan Vakfı soruşturmalarına kadar, cemaat yapılanmaları bu kez mali ilişkileri ve yürütülen hukuki süreçlerle kamuoyunun gündemine oturdu. 17 ilde düzenlenen operasyonlar, şirketler ve mal varlıkları üzerindeki incelemeler, yüksek tutarlı para hareketleri ve yöneltilen çeşitli iddialar, bu yapıların ekonomik boyutuna ilişkin soru işaretlerini de yeniden beraberinde getirdi.
Kimi yurt kapılarında geleceği tartışmalı süreçlere sürükler, kimi kermesler ve yardım faaliyetleriyle yürütülen faaliyetlerle anılır, kimi şirketler ve gayrimenkuller üzerinden varlık kazanır.
Adını ne koyarsanız koyun, cemaat kisvesi altında büyüyen bu yapıların finansal ilişkilerinin nerede başlayıp nerede bittiği, şeffaflık açısından irdelenmesi gereken hâlihazırda bir konu.
İnanç üzerinden kurulan güvenin ekonomik bir boyuta evrilmesi karşısında idari ve hukuki denetimin nasıl işletileceği ise yanıt arayan en temel sorulardan biri olarak önümüzde duruyor.
İşte tam da burada, bütün bu yapıların karşısında duran insan unsuruna bakmak gerekiyor.
Durum bu kadar acı, bu kadar ibretlik.
Hayatın her döneminde rastlanan o masum insan manzaraları vardır ya…
Günlük telaşların, geçim sıkıntısının uzağında duran, birikimini doğrudan inandığı değerlere, dini yapılara aktarırken asıl huzuru bulduğunu zanneden iyi niyetli Anadolu insanı…
Psikolojisi gayet açıktır aslında. Adam, alın teriyle kazandığını “Allah rızası” uğruna verdiğinde, o an sırtındaki tüm dünyevi kaygılardan arındığını hisseder. İçsel bir vicdani rahatlamadır bu; paranın el değiştirmesinden ziyade ruhun hafiflemesidir hani.
İşin inanç boyutu da köklüdür. Sandı ki bu dünyada biriken eser —bir cami, bir okul, bir yurt— arkasından amel defterini açık tutacak. Ölüm sonrasına yapılan en garanti yatırım zanneder garibim.
Bu iyi niyetli insanlara diyecek tek lafımız yoktur; inancının gereğini yapıyordur der, saygı duyarız.
Ancak…
Mesele hiç öyle masumiyette kalmadı. Vatandaşın vicdani tatmini ile ülkenin altını oyan devasa ekonomik-istihbarat çarkları kesişti.
Sonunda ne oldu?
O “hoca efendi” diye eteğine sarıldıkları modern asalak ve cemaat görünümlü yapılar, bu milleti sırtından hançerledi!
Vicdani tatmin maskesi altında kurulan o devasa tezgâh, bu ülkenin başına gelen en büyük felaket olarak tarihe yazıldı.
İşin bir de cemaat kisvesi altında kurulan o devasa ticari imparatorluk boyutu var ki, evlere şenlik!
Bütün bu ticari çarkı hangi dilden düşmeyen sloganlarla döndürüyorlar, bir bakın! Kurumlarını “Ehl-i Sünnet’in Kalesi” ilan edip zekâtı, infakı o kapıya yönlendirirler.
Toplanan yardımlar “Fiysebîlillah” masalıyla pazarlanır; fakat o paralar garibanın cebinden çıkıp holdinglerin çarkında öğütülür.
İş hesap vermeye gelince de “Büyüklere itaat, Peygamber’e itaattir” kılıfı çıkıyor ortaya; liderin her buyruğu sorgulanamaz “manevi emir” diye dayatılır. Yetmezmiş gibi “Cemaatte rahmet vardır” denilerek bireysel akıl ve vicdanı da yok sayarlar.
Anlayacağınız, bu topraklarda bu tezgâhı çok önceden görüp bas bas bağıranlar da oldu elbet. Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Allah ile Aldatmak diye ne kadar doğru bir kitap yazmıştı!
Ömrü boyunca “İslam’da tarikat marikat yoktur, bunlar tamamen siyasi ve ekonomik sömürü tezgâhıdır” diye haykırdı.
Kur’an’ın araya hiçbir aracı koymadan insana doğrudan seslendiğini, bu sahte yapıların ise hurafelerle dini maskeleyerek devasa birer kul köle düzeni kurduğunu anlattı da dinletemedi.
Maske aynı maske, tezgâh aynı tezgâh. Değişen isimler, değişen yöntemler, değişen zamanlar… Ama insanın inancını ve güvenini kullanarak kurulan düzen değişmedi!