aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
49,1797
EURO
55,1725
ALTIN
6.532,97
BIST
12.443,92
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Çarşamba Çok Bulutlu
22°C
Perşembe Çok Bulutlu
20°C
Cuma Açık
22°C
Cumartesi Açık
24°C

Can Çıkar, Huy Çıkmaz

06.10.2026 11:10
A+
A-

Çocukluğumun mahalle hatıraları arasında öyle bir Behiye teyze vardı ki; tonton muydu tonton, sevimli miydi sevimli… Oğlunun küçük bir bakkal dükkânı vardı. Şimdiki gibi her köşe başında kocaman marketler, rafları tavana kadar uzanan mağazalar yoktu o zamanlar. Mahallelinin günlük ihtiyacı neyse, çoğu o küçük bakkaldan karşılanırdı.

Biz de çocuğuz tabii. Büyüklerimizin elimize tutuşturduğu üç beş kuruşu cebimize koyar, bir günde dört kere bakkalın yolunu tutardık. Birinde ciklet, diğerinde horoz şekeri, sonra balon, bisküvi… Alınacak şey hiç bitmezdi.

Behiye teyze de bunu pek iyi bilirdi. Evde işlerini bitirir bitirmez gelir, bakkalın önüne âdeta postunu sererdi. Sebze kasalarından yapılmış, üzerine minder atılmış bir köşesi vardı. Oraya kurulur, gelip geçeni göz hapsine alırdı.

Ama Behiye teyze öyle sessizce oturacak kadınlardan değildi. Sanki mahallenin gizli polisi, her şeyden mesul karakol amiri gibi dikkat kesilir; tabiri caizse gelip geçene sevimli bir kurnazlıkla seslenirdi: “Gel bakalım sen… Seni severim, bilirsin, bir şey soracağım!” diye başlayan cümlelerle sorgu sual başlardı.

Sonrası zaten çorap söküğü gibi gelirdi. Sorularıyla âdeta ruhumuzu okur, evimizin içine kadar sızardı: “Annen bugün ne pişirdi bakayım? Akşama misafiriniz mi var? Baban dün gece eve niye geç geldi, sizinkiler yine mi kavga ettiler?”

Biz çocuk aklımızla saf saf cevap verdikçe, Behiye teyze aldığı her ipucundan koskoca bir mahalle efsanesi çıkarırdı. Bizden duyduğu üç kelimeyle kimin kiminle görüştüğünü, kimin kiminle küstüğünü şıp diye çözerdi. Onun bilmediği bir şey varsa, mahallede henüz yaşanmamış demekti.

Yıllar su gibi aktı. Biz büyüdük. Yaz tatilleri, şehir dışları, okul değişiklikleri derken bakkala uğramaz olduk. Çocukluğun o küçük dünyasından çıkıp kendi telaşlarımızın peşine düştük.

Oğlunun o eski küçük bakkal dükkânı da zamanla büyüyüp kocaman, ışıklı bir markete dönüştü. Ama Behiye teyze hiç değişmedi. Eskiden bakkalın önündeki sebze kasasında oturan kadın, şimdi marketin otomatik açılıp kapanan cam kapısının hemen yanında, lüks bir sandalyeye kurulmuştu. Gelenin geçenin poşetine bakar, adeta içeri giren herkesi gözüyle tartmaya devam ederdi.

Nihayet bir gün, ben de onun o meşhur sorgu sırasına giriverdim. Kocaman bir genç kız olmuştum artık. O sıralar okul yeniden başlamış, derslerin telaşı ve geleceğe dair kaygılar zihnimi iyice ağırlaştırmıştı. Kafamda binbir çeşit sınav ve kitap telaşıyla marketten tam çıkıyordum ki, o aşina ses arkamdan yetişti:

“Gel buraya bakayım, haylaz seni! Küçükken seni çok severdim, bilirsin. Nerelerdesin sen bakayım? Araba almışsınız, hayırlı olsun. Kaça aldınız? Büyük abin mi aldı, küçük abin mi?”

Okulun ve büyümenin verdiği o yorgun zihnimle, dilimin döndüğünce cevap vermeye çalıştım…

Sorular peş peşe yağarken Behiye teyze çoktan vites büyütmüş, günlük mahalle turuna başlamıştı bile. Kimin kızı kaçmış, kim kiminle ne kadar samimi olmuş, kim hastalanmış, kimin düğünü olmuş, hepsini kendi süzgecinden geçirip anlatıyordu. Ben sadece dinliyor ve bizi çocukken büyüleyen bu tatlı mahalle alışkanlığının ardındaki başka bir çehreyi ilk kez görüyordum.

Üstelik yalnızca sormakla kalmıyor; aldığı cevapların hemen ardından, heybesinde biriktirdiği diğer hikâyeleri de döküveriyordu önüme. Hem de öyle kuru kuru anlatmıyordu. Ağdalı ağdalı anlatıyor, bahsi geçen insanların üzerine kendi yorumunu da serpiştiriyordu.

Bir tutam merak, biraz kanaat, biraz da kendi ölçüsünden… Hele o kişiyi sevmemişse, yandı keten helva! Önünde över gibi görünür, arkasından döver cinsinden kendi hükmünü mutlaka araya sıkıştırıyordu.

“Can çıkar, huy çıkmaz,” derler ya, Behiye teyze de tam olarak öyleydi. O anlattıkça, kelimeleri zihnimde öyle güçlü resimler çiziyordu ki; bir anda, hayatımda hiç yüzünü görmediğim, hiç tanımadığım bir kişiyi onun anlattığı o ağdalı hikâyeyle gözümde büyütüyor, değerli ve eşsiz bir karakter hâline getiriyordum. Onun kurduğu iki cümle, o hiç bilmediğim insan hakkında saniyeler içinde sarsılmaz bir kanaate varmama yetiyordu.

Karşımda oturan bu kadının şekeri, tansiyonu, romatizması, kalbi vardı ama belli ki bedenindeki tüm bu dertlerden çok daha önemli bir vazifesi vardı: Mahallede uçan kuştan haberdar olmak ve o kuşun rengini kendi fırçasıyla boyayıp bize sunmak.

O gün anladım ki, bir insanı anlatırken yalnızca onu anlatmıyoruz. Kendi bakışımızı, önyargımızı, hatta kimi zaman kendi kalbimizin rengini de beraberinde taşıyoruz. Biz çocukken mahalleliyi hep Behiye teyzenin penceresinden seyretmiştik. Onun çizdiği resme bakıp insanlara not vermiştik. Oysa bir insanın gerçeğiyle, hakkında anlatılan hikâye hiçbir zaman aynı şey olmuyordu.

Behiye teyze bunu elbette bir fenalıkla ya da hesap kitapla yapmıyordu. Onun dünyasında herkesten haberdar olmak, belki de hayata tutunmanın, yalnızlığını avutmanın bir yoluydu.

Bugün o günleri hatırladığımda yüzümde muzip bir tebessüm beliriyor. Kızmıyorum ona. Aksine, o küçük bakkalın önündeki sebze kasasında, farkında olmadan bana hayatın en büyük derslerinden birini verdiği için minnet duyuyorum: Bir insan hakkında ne anlatılırsa anlatılsın, kimseye başkalarının gözüyle cephe almamayı öğrendim. İnsanı, başkasının anlattığıyla değil, kendi hâliyle tanımam gerektiğini kavradım.

Behiye teyzenin insanları karşısında gördüğünde sevimli tarafını, arkasını döndüklerinde ise bambaşka bir yüzünü gösterdiğine şahit oldum. Sanki yüzüne tuttuğu aynayı, kişi uzaklaşınca ters çeviriyor; aynı insanı, birkaç adım sonra başka bir hikâyenin kötü kahramanına dönüştürüyordu.

O zamanlar bunun ne anlama geldiğini elbette bilmiyordum. Yıllar geçtikçe anladım ki insan, başkasını anlatırken yalnızca karşısındakini anlatmıyor. Kendi baktığı yerden bir parça da o hikâyeye bırakıyordu.

Zihin işte… Yıllar sonra, hiç ummadığınız bir anda bir iki yüz çıkar karşınıza; o yüzler, unuttuğunuzu sandığınız koskoca bir geçmişi alır, bir anda önünüze koyar.

Geçenlerde, eski günleri yâd ederken yakınlarıma sordum; meğer Behiye teyze bu dünyadan göçeli tam yirmi sene olmuş… Toprak altında yirmi koca yıl!

Ölümlü insan, bu fâni dünyanın geçici bir gölgeden ibaret olduğunu bile bile neden ruhunu bu sığ dünyevi hırsların, bu çiğ merakların peşinde hırpalar ki?

Üstelik bedenini kemiren onca hastalığa; şekere, kalbe, romatizmaya rağmen, ölümün o soğuk nefesini ensesinde duyup toprağa bu kadar yaklaşmışken, neden bir insan mahallede uçan kuşa bu kadar inatla, bu kadar marazi bir titizlikle bağlanır?

Hayretler içinde kalıyorum bazen. Fâniliğin getirdiği o dehşetli hiçlik korkusunu, o mutlak yalnızlığı, başkalarının hayatlarını didikleyerek avutmaya çalışmak nasıl bir anlamsızlıktı acaba?

Behiye teyze çoktan hayatımdan çıkıp gitti. Ama o küçük mahalle bakkalından geriye, yalnızca bir çocukluk hatırası değil, insanı insana bakarken kendine de baktıran tuhaf bir hayat dersi kaldı.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.