aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
49,0361
EURO
55,6503
ALTIN
6.559,19
BIST
11.947,18
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
20°C
İstanbul
20°C
Hafif Yağmurlu
Cuma Hafif Yağmurlu
19°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
20°C
Pazar Parçalı Bulutlu
20°C
Pazartesi Az Bulutlu
20°C

Sen Gülümse Daima!

30.09.2026 05:07
A+
A-

1 trilyon liralık fon dosyası, yüz binlerce yatırımcı ve cevap bekleyen sorular…

“Bu güller senin için,
Bu gönül ikimizin,
Hiç üzülme ağlama,
Sen gülümse daima…”

Hatırlayanınız var mı?

Söz ve müziği merhum Kayahan’a ait bu güzel şarkı, onun kendine özgü romantik pop anlayışının güzel örneklerinden biriydi. Kayahan, aşkı, sevgiyi, özlemi ve hayatın küçük ama kıymetli duygularını sade sözlerle, samimi bir dille anlatırdı. Şarkılarında insanın kalbine dokunan bir sıcaklık, yüzünde tebessüm bırakan bir naiflik vardı.

Bugün hayatımızda hâlâ böyle saf, karşılıksız ve güzel duygulara yer var mı?

Bilemedim.

Şimdi gelelim bu şarkının hemen ardından yapılan ekonomi zirvesine…

Kayahan’ın “Sen gülümse daima” sözleriyle başlayan o romantik atmosferin ardından, ülkenin ekonomi gündeminin hiç de romantik olmayan başlıkları masaya yatırıldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda, sermaye piyasalarında son dönemde yaşanan fon süreci ele alındı. Anlaşılan o ki mesele artık yalnızca yatırımcıların kaygılarıyla sınırlı görülen bir konu olmaktan çıkmış, devletin en üst makamında da özel bir gündem başlığı hâline gelmiş durumda.

Toplantının ardından alınan kararlar da bunun işareti.

Tasfiye sürecinin yürütülmesi, yatırımcıların haklarının korunması ve ödemelerin mümkün olan en kısa sürede yapılması amacıyla Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir Fon Koordinasyon Kurulu oluşturuldu. Bununla da yetinilmedi; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla Devlet Denetleme Kurulu, sermaye piyasalarında son dönemde gerçekleşen yatırım fonu işlemlerine ilişkin inceleme ve denetim sürecini başlattı.

Artık yalnızca “Fonlarda ne oldu?” sorusunu değil, “Bu noktaya nasıl gelindi, denetim mekanizmaları nerede aksadı ve benzer bir tablo yeniden yaşanmasın diye ne yapılacak?” sorularını da konuşuyoruz.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun da tasfiye kapsamındaki fonlarda, mal varlığı ve likidite durumuna göre hak sahipliği mutabakatı tamamlanan yatırımcılara yapılacak ödemeler için bir yol haritası hazırladığı açıklandı.

Mevcut sorunların giderilmesiyle yetinilmeyeceği, sermaye piyasalarının işleyişini ve denetim mekanizmalarını güçlendirecek yeni idari ve hukuki düzenlemelerin de gündeme alınacağı belirtildi.

İşin bir başka boyutu ise Katılımevim ve Birevim Tasarruf Finansman Şirketleri ile İktisat Katılım Bankası’nın Türkiye Emlak Katılım Bankası’na devrine yönelik çalışmalar konusunda zirvede bilgi verilmiş olması.

Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Salih Tanrıkulu’nun açıklaması da konunun artık resmi bir inceleme ve denetim sürecine dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Zirve başlangıcında salonda yankılanan Kayahan’ın şarkısındaki gibi herkesin “gülümsemesi” isteniyor olabilir ama ekonomi masasındaki tablo, şarkının romantik sözlerinden oldukça uzak.

Çünkü yatırımcının beklediği şey artık güzel sözler değil; parasının akıbetini, haklarının nasıl korunacağını ve bu sürecin hangi şeffaflıkla yürütüleceğini bilmek.

Bir sistemin gerçekten denetlenebilmesi için büyük bir krizin patlak vermesini beklemek zorunda mıyız? Yoksa denetim dediğimiz şey, kriz ortaya çıkmadan önce zaten işleyen bir mekanizma olmak zorunda değil mi?

Önümüzdeki günlerde bu fon meselesinin nasıl bir şekle bürüneceğini hep birlikte göreceğiz. Şimdilik koza aşamasında olan bazı gerçeklerin, zamanı geldiğinde kelebek gibi kanat çırparak ortaya çıkacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

İyimser olmak istersek her şeyin yoluna gireceğini düşünebiliriz. Ama hayatın bize öğrettiği bir başka gerçek var:
Kötü bir şey olmadıysa, daha kötüsünün olmayacağına dair elimizde henüz hiçbir garanti yok.

Peki bu fon meselesi nasıl ortaya çıktı?

Aslında hikâye, bugünlerde olduğu gibi bir sabah ansızın kapımızı çalmadı. Bir süredir sermaye piyasalarının derinliklerinde sessizce büyüyen bir hareketlilik vardı.

SPK’nın kendi açıklamasına göre, 2025 yılının son çeyreğinde bazı yatırım fonlarının, özellikle fiili dolaşımı düşük hisselerde ekonomik gerçeklerle ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğu gözlemlenmişti. Konu Finansal İstikrar Komitesi’nin de gündemine taşındı ve ardından yeni düzenlemeler için çalışma başlatıldı.

Fakat asıl kırılma 2026 yılının eylül ayında yaşandı.

Bazı fonların yatırımcıların para çekme taleplerini karşılamakta zorlanmasıyla birlikte piyasalardaki hareketlilik daha görünür hâle geldi. Hazine ve Maliye Bakanlığı, yaşanan sorunun fon piyasasının belirli bir bölümünde yoğunlaştığını ve bazı fonlarda kredi ve likidite sorunları bulunduğunu açıkladı.

Ardından Sermaye Piyasası Kurulu devreye girdi.

17 Eylül’de Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls portföy yönetim şirketlerinin TEFAS’ta işlem gören fonlarına ilişkin işleme kapatma ve tasfiye kararları alındı. İlk açıklamada 130 fonun tasfiye edileceği duyurulurken, SPK daha sonra tasfiye kapsamındaki fon sayısının 131 olduğunu ve bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcının bulunduğunu açıkladı.

Mesele artık birkaç finans şirketinin ya da birkaç yatırımcının sorunu olmaktan çıkmıştı. Yüz binlerce yatırımcının parasının söz konusu olduğu, sermaye piyasalarının işleyişini ilgilendiren büyük bir soru işareti ortaya çıktı.

Sonrasında savcılık soruşturması genişledi; şirket yöneticileri ve bazı kişiler hakkında gözaltı ve tutuklama kararları gelirken, MASAK’tan para ve kripto varlık hareketlerinin incelenmesi istendi.

Başlangıçta piyasanın kendi içinde yaşanan bir likidite sorunu gibi görünen mesele, bugün Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ekonomi zirvesinin gündemine gelen, SPK’nın tasfiye süreci yürüttüğü ve Devlet Denetleme Kurulu’nun inceleme başlattığı daha geniş bir dosyaya dönüştü.

Peki ortada ne kadar para var?

İşin dudak uçuklatan tarafı da burada başlıyor.

Tasfiye kapsamına alınan 131 fonun büyüklüğü, 16 Eylül itibarıyla yaklaşık 1 trilyon liraya ulaşmıştı. Yüz binlerce yatırımcının parasının bulunduğu bu fonların toplam değeri, uluslararası kaynaklarda yaklaşık 18 milyar dolar olarak ifade edildi. SPK’nın açıkladığı rakama göre ise bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Fakat burada çok önemli bir ayrıntıya dikkat etmek gerekiyor:

Bu 1 trilyon liranın tamamına “vurgun” demek doğru değil. Çünkü söz konusu rakam, tasfiye edilen fonların toplam büyüklüğünü ifade ediyor. Gerçek zararın ve kimlerin ne kadar haksız kazanç elde ettiğinin ortaya çıkması ise devam eden soruşturmanın sonucuna bağlı.

Bununla birlikte soruşturma dosyasına yansıyan para hareketleri de oldukça dikkat çekici. MASAK incelemelerinde, bir portföy yönetim şirketinin yöneticisine ait hesap ile İsviçre’deki bir hesap arasında yaklaşık 2 milyar 889 milyon liralık; aynı soruşturma kapsamında başka bir yöneticiye ait hesapta ise yaklaşık 1 milyar 198 milyon liralık transfer tespit edildiği bildirildi.

Ortada milyarlarca liralık para hareketlerinin, yüz binlerce yatırımcının ve yaklaşık 1 trilyon liralık fon büyüklüğünün bulunduğu devasa bir tablo var.

Bu para nasıl büyüdü, kim kazandı, kim kaybetti ve yatırımcının elindeki rakamlar gerçeği ne ölçüde yansıtıyordu?

Bu soruların yanıtı, yürütülen soruşturmanın sonucunda ortaya çıkacak.

Soruşturmanın siyasi boyutunda ise eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın adı gündeme geldi.

Kaya çifti hakkında, Özata Denizcilik hisseleri üzerinden dikkat çeken iddialar ortaya atıldı.

İddiaya göre Kaya çifti, nisan ayında Özata hisselerine toplam yaklaşık 163 milyon lira yatırdı. Eylül ayında ise bu hisselerin satışından yaklaşık 2,2 milyar lira elde edildiği öne sürüldü.

Birkaç ay içinde 163 milyon liradan 2,2 milyar liraya uzanan bu rakamlar kamuoyunun dikkatini çekti.

İddiaların ardından Fatma Betül Sayan Kaya, AK Parti’de yürüttüğü tüm görevlerinden affını Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan istedi. Erdoğan’ın bu talebi kabul etmesinin ardından Kaya’nın AK Parti’deki siyasi sorumluluğu da sona erdi. İstifa etmedi; affını istedi.

“Affını istemek…”

Son yıllarda siyasi iktidarın dilinde bu cümleyi ne kadar sık duyduk.

Bir bakan, bir milletvekili, bir bürokrat, bir siyasi yönetici…

Kimi zaman “görevden affını istedi”, kimi zaman “affını talep etti”, kimi zaman da yalnızca “görevinden ayrıldı” ifadesi kullanıldı.

Sihirli bir formül.

Batı Avrupa demokrasilerinde bunun karşılığı çok daha yalındır: İstifa.

Bir bakan, milletvekili, belediye başkanı ya da üst düzey bir kamu görevlisi, görev alanında ortaya çıkan ciddi bir sorun nedeniyle siyasi veya idari sorumluluğu üstleniyorsa, görevinden ayrılır. Buradaki temel mesele, kullanılan kelimeden çok, kamu görevinde sorumluluğun nasıl üstlenildiğidir.

Türk siyasetinin resmi dilinde ise “istifa” kelimesi adeta rafa kalktı. Artık bakanından bakan yardımcısına, parti yönetimindeki isimlere kadar birçok kişi görevinden ayrılırken “görevden affını” talep ediyor.

Bu dilin arkasında yalnızca bir kelime tercihi olmadığı da düşünülebilir. Kamu görevi yürüten kişiler, kendi başlarına bir ayrılık kararı ilan etmek yerine, kendilerini o makamlara getiren üst iradenin rızasını ve onayını ön plana çıkarıyorlar da olabilir.

Anlayacağınız, koltuğu bırakırken bile son söz ve nihai takdir hakkı hep o en üst makama bırakılıyor.

Kaya da yaptığı açıklamada, hakkındaki iddiaların araştırılması sürecinde siyasi sorumluluk almayı gerekli gördüğünü belirtti.

Fakat “affını istemek” ile birlikte başka bir soru da ortada kaldı:
Bir makamdan ayrılmak, o makama ilişkin sorumluluğu da beraberinde götürüyor mu?

Ortaya atılan iddialar, cevaplarını bulmadığı sürece yerinde durmaya devam eder. Her olayın bütün gerçeği ilk anda ortaya çıkmayabilir. Fakat bu, soruları sormaktan ve cevapların peşine düşmekten vazgeçmemiz için bir neden değildir.

Şimdi aynı soruşturmanın başka iki ismine gelelim.

Bu kez karşımızda Melis Sandal ve babası Cihan Sütşurup var.

Kamuya açık bilgilere göre, yürütülen fon soruşturmasında şüpheli sıfatıyla dosyada yer alan Melis Sandal ve Cihan Sütşurup’un tüm taşınır ve taşınmaz mal varlıklarına el konulmasına hükmedildi. Kararın ardından her iki isim hakkında da yakalama kararı çıkarıldı.

Bütün bu gelişmelerin ardından dönüp ülkenin hukuk karnesine baktığımızda nasıl bir tabloyla karşılaşıyoruz?

Hukukun üstünlüğü meselesine biraz da rakamların soğuk diliyle bakalım.

Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project – WJP) 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir tablo ortaya koyuyor.

Türkiye, 2025 yılında 143 ülke ve yargı alanı arasında 118’inci sırada yer aldı. Endeksteki puanı ise 0,41 oldu.

Türkiye, Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesindeki 15 ülke arasında 14’üncü, üst-orta gelir grubundaki 41 ülke arasında ise 37’nci sırada bulunuyor.

Mesele yalnızca dünya sıralamasındaki 118’inci sıradan ibaret değil. Türkiye’nin kendi bölgesi ve ekonomik açıdan benzer ülkelerle yapılan karşılaştırmalardaki konumu da dikkat çekiyor.

Asıl dikkat çekici olan ise bunun bir anda ortaya çıkmış bir sonuç olmaması.

WJP verilerine göre Türkiye’nin hukukun üstünlüğü puanı 2015 yılında 0,46 seviyesindeydi. Yıllar içinde gerileyen puan, 2025’te 0,41 oldu.

Bir ülkenin yaşadığı değişimi anlatmak için uzun cümlelere gerek yoktur.
Birkaç rakam yan yana geldiğinde zaten pek çok şeyi bizlere anlatıyor.

Siyasi operasyonlar…
Yolsuzluk, rüşvet, usulsüzlük, liyakatsizlik, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, siyasi hesaplaşmalar, istifalar, görevden almalar ve bitmeyen skandallar…

İmar, ruhsat ve yapı denetimi tartışmaları.
Uyuşturucu operasyonları ve organize suç.
Kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı.
Eğitim kurumlarında şiddet.
Ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve gelir adaletsizliği.
Siyasi kutuplaşma ve kurumlara duyulan güven tartışmaları.
En sonunda fon soruşturması…

Bütün bu başlıklar, son dönemde Türkiye’nin gündeminde farklı biçimlerde yer aldı. Kimi gün bir yolsuzluk iddiasını, kimi gün bir şiddet olayını, kimi gün ekonomide yaşanan sıkıntıları konuştuk.

Haberler değişti, isimler değişti, olaylar değişti.
Fakat tartışmaların kendisi hiç bitmedi.

Bugün geldiğimiz noktada elimizde yaklaşık 1 trilyon liralık fon büyüklüğü, yüz binlerce yatırımcı, milyarlarca liralık para hareketleri, cevap bekleyen iddialar ve devam eden bir soruşturma var.

Henüz hikâyenin sonunu bilmiyoruz.

Kim ne yaptı, kim ne kadar kazandı, kim ne kadar kaybetti, hangi iddia gerçeği yansıtıyor, hangisi yansıtmıyor; bunların tamamı soruşturmanın ve yargı sürecinin sonunda ortaya çıkacak.

Bizim işimiz ise bugün bildiklerimizi, ortaya atılan iddiaları ve kamuoyuna açıklanan gelişmeleri birbirine karıştırmadan aktarmak.

Bir ulus, bir gelecek…

Peki biz çocuklarımıza ne diyeceğiz?

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.