aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
49,1263
EURO
55,3190
ALTIN
6.542,72
BIST
12.270,18
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
21°C
Pazartesi Az Bulutlu
21°C
Salı Çok Bulutlu
21°C
Çarşamba Az Bulutlu
21°C

Kendi Hikâyemizin Kusursuz Kahramanı Olabilir miyiz?

04.10.2026 03:46
A+
A-

İnsan kendisini ne kadar tanır?

Çoğumuz bu soruya hiç düşünmeden, “Elbette tanırım,” deriz. Ne sevdiğimizi, neye kızdığımızı, kiminle yürüyeceğimizi, kimden uzak duracağımızı çok iyi bildiğimizi sanırız. Kendimizle ilgili kanaatlerimiz kesindir; üstelik bu konudaki inancımız da tamdır.

Peki, günlük hayatımızda kurduğumuz ilişkiler, sergilediğimiz davranışlar ve yaşadığımız duygular söz konusu olduğunda gerçekten biz ne kadar tarafsızız?

Bir başkasının davranışını değerlendirirken gördüğümüzle, kendi davranışımızı değerlendirirken gördüğümüz aynı mıdır?

Bu sorunun yanıtını aradığımızda, psikolojide bununla ilgili dikkat çekici bir açıklamayla karşılaşırız. İnsan, kendi yaptığını değerlendirirken içinde bulunduğu koşulları ve niyetini daha fazla dikkate alırken başkasının yaptığını değerlendirirken kişisel özelliklerini öne çıkarmaya daha yatkındır. Psikolojide “aktör-gözlemci etkisi” olarak adlandırılan bu eğilim, kendimize ve başkalarına neden aynı ölçüyle bakmadığımızı anlamamıza yardımcı olur.

Dolayısıyla başkasının öfkesine “kontrolsüzlük” derken kendi öfkemize haklı bir gerekçe buluruz. Birinin hatasını karakterine bağlarken aynı hatayı yaptığımızda zorlayıcı şartları öne süreriz.

İnsanı anlamaya çalışırken en zor soru başkalarıyla değil, içimizde olup bitenlerle ilgilidir.

Fakat zihnimizde olup bitenleri anlamak kadar, olayları nasıl yorumladığımızı ve yaşadıklarımıza hangi anlamları yüklediğimizi fark etmek de önemlidir. Hepimizin dünyayı algılama biçimi, yaşadıklarını açıklama şekli farklıdır. Bu anlatının bazı bölümleri açıkça ortadadır; bazıları ise bakmadığımız yerde kalır.

Bunun için başkasında kolayca fark ettiğimiz bir davranışın bizdeki karşılığını görebilmek; bir başkasını değerlendirirken kullandığımız ölçüyü kendi davranışlarımıza da uygulayabilmek gerek.

Hâl böyleyken insanlık tarihi, dışarıda bir düşman ilan edip başkasının günahından kendine kusursuz bir masumiyet devşirme kurnazlığının da tarihidir aslında.

Bugünün dünyasında “toksik” ilişkilerden, manipülatif insanlardan, bizi yaralayanlardan söz etmek neredeyse gündelik hayatın bir parçası oldu. Sosyal medyanın dili, edebiyatın bazı anlatıları, hatta sıradan sohbetlerimiz bile başkasının riyakârlığını, kötülüğünü ve bize yaşattığı hayal kırıklıklarını anlatmaya pek hevesli.

Kelimelerimizi birer cerrah titizliğiyle yan yana diziyor, başkasının kusurunu anlatırken kendimize de ne kadar zarif bir haklılık payı biçiyoruz…

Kendimizle ilgili haklılık arayışı, bir süre sonra bizi sürekli dışarıdaki bir tehdide, bir “kurda” odaklanmaya itiyor. Gündelik dilin yarattığı bu yanılsamanın insanı nereye götürdüğünü Thomas Hobbes’un o meşhur sözü üzerinden düşünmek mümkün: “Koyunlar ömrünün çoğunu kurttan korkarak geçirir. Oysa onları yiyen genelde çobandır.” Bu söz, kötülüğü yalnızca dışarıda arama alışkanlığımızı sorgulamaya anlamlı bir kapı aralıyor. Biz kötülüğü çoğu zaman kendi dışımızda bir varlık varmış gibi arıyoruz. Oysa kötülük dediğimiz davranışların birçoğunun kaynağı da yine insanın ta kendisidir.

Hikâyeyi anlatan biziz ya… Doğal olarak mağdur da biziz, incinen de biziz, haklı olan da. Öteki ise hep biraz bencil, biraz riyakâr, biraz manipülatif…

İyi de insan kendi hikâyesinin kusursuz kahramanı olabilir mi gerçekten?

Kendi defterimizde kendimizi, fikrimizi aklayıp dururken kaç insanın hikâyesinde bir figüran olarak yer aldık? Kaç hayatın kenarına, farkında olarak ya da olmayarak bir yara bıraktık? Kaç kişinin hafızasında, kendimize yakıştırdığımız o “iyi insan” portresinden bambaşka bir yüzümüz var?

Kendi kırgınlığımızın arkasına saklanıp bir başkasının kalbini kırdığımız olmadı mı? “Ben böyle yapmak istemezdim,” diyerek payımıza düşeni görmezden geldiğimiz zamanlar yaşamadık mı? Kendisi yokken birinin günahını alıp dedikodusunu yapmadık mı? Niyetini bilmeden onun adına hükümler vermedik mi? Birini önce düşman ilan edip sonra dost olduğumuz olmadı mı?

Haksızlığa uğradığımızı düşünürken başkasına haksızlık ettiğimiz olmadı mı? Öfkemizi haklılığımızın kanıtı sandığımız, gururumuzu kırılganlığımızın üzerine örttüğümüz zamanlar yaşamadık mı? Kıskançlığımızı “eleştiri”, küçümsememizi “gerçekçilik”, önyargımızı “tecrübe” diye adlandırdığımız olmadı mı?

Hayatın o bitmek bilmeyen dalavereleri, küçük hesapları ve çıkar manevraları arasında mekik dokurken kendimizi tüm bunlardan muaf tutmayı nasıl başardık?

Tüm bu sorulara “Elbette hayır,” dediğinizi duyar gibiyim; öyle de olmalı zaten.

Birinin başarısını içten içe kıskanıp yüzüne tebessüm ettiğimiz, sevincini küçümseyerek kendi eksikliğimizi gizlediğimiz hiç olmadı mı? Affetmediğimiz birini zihnimizde defalarca cezalandırırken bunun bize ne yaptığını düşündük mü? Bazen özür beklerken özür dilemesi gereken tarafın da biz olabileceğini kabul edebildik mi? Kırıldığımızda ne kadar incindiğimizi anlatırken aynı kırgınlığı bir başkasına yaşatmış olabileceğimizi düşündük mü?

Ve bütün bunların arasında, kendimize hâlâ iyi insan demeyi sürdürdük mü?

İnsan, başkasının kötülüğünü anlatırken ne kadar ustaysa kendi payına düşen kötülüğü görmekte de o kadar cömert mi acaba?

Gariptir ki dışarıda bir suçlu bulmak, bir kötülüğün adını koymak, bir başkasının günahından kendimize tertemiz bir masumiyet payı çıkarmak nedense hepimize iyi geliyor.

Hele ki çağımızda…

Sebebi şu olabilir mi: İnsan, başkasının kusurunu görmekte çoğu zaman kendi kusurunu görmekten çok daha mahirdir de ondan.

Hâlbuki herkesin kendi mahkemesinde kendini beraat ettirdiği bir dünyada asıl olan; insanın kendi içine dönerek oradaki iyiliği de kötülüğü de aynı dürüstlükle görebilmesi, yaşananların içinde kendine düşen payı da kabul edebilmesidir.

Ne yazıktır ki bu modern çağda, insanı anlamaya çalışmak ağır bir yük, sevmek ise lüks bir tüketim nesnesi hâline gelmiştir. Anlamanın getirdiği zihinsel ve kalbi emekten kaçan insan, çareyi hızlıca yargılamakta ve kusur aramakta bulur. Başkasını yargılamak, çoğu zaman kendi defterimizdeki suçları örtbas etme çabamızdır. Çünkü insan, başkasının kusuruna ne kadar uzun bakarsa kendi içindeki kusurlarla yüzleşmekten o denli uzaklaşır.

İşte bu yüzden, modern zamanların yarattığı bu büyük tezatlığın tam ortasındayız. Artık her namuslu insanın içinde namussuzluğa meyleden bir taraf, her erdemli insanın içinde de zaaflarına yenilebilecek bir gölge var gibi algılanıyor. Çağımız, insanı tek bir kefede tartıp gri alanları yok etmeye çalışırken, bizi de kaçınılmaz bir samimiyet sınavına tabi tutuyor.

O hâlde; kendi hikâyemizde iyiliğin, güzelliğin, dürüstlüğün ve erdemin kazanmasını, hayatımızda karşılık bulmasını bu kadar içten isterken başkasının hayatına baktığımızda aynı adalet duygusunu ne ölçüde koruyabiliyoruz?

Kendi payımıza düşeni hesaba katmadan, başkasının hikâyesinde yalnızca gördüğümüz yanlışlara bakarak adil olduğumuzu söyleebilir miyiz?

Kötü sıfatları birbirimize yakıştırmakta neden bu kadar cömert, iyiliği seçmekte bu kadar cimriyiz? Başkasının kusurunu görmek, insanın kendi kusuruyla yüzleşmesinden daha mı kolaydır? Ötekini kötü ilan ettiğimizde kendimizi iyi tarafta konumlandırmanın rahatlığına mı sığınırız?

Hakikat şu ki; iyilik, kendimize biçtiğimiz bir sıfat değil; her gün yeniden seçmek, yaşatmak ve içimizde büyütmek zorunda olduğumuz bizlere özgü bir duygudur. Kendimiz için istediğimiz adaleti başkası için de isteyebilmek, kendimize gösterdiğimiz anlayışı karşımızdakinden esirgememek ve haklı çıkmaktan önce hakkaniyetli olmayı seçmek, bu duygunun hayattaki en güzel karşılığıdır.

Çünkü iyiliği yalnızca kendimiz için istediğimizde sığ bir dilek; başkasına da layık gördüğümüzde insan olmanın erdemine nail olma ölçüsüne dönüşür.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.