Büyük düşünür Lev Tolstoy, sanatın yükünü ve sorumluluğunu tarif ederken, onun ancak düşünebilen, gerçeği görebilen ve toplumu derinden anlayabilen insanların işi olduğunu söyler. Savaş ve Barış ile Anna Karenina gibi ölümsüz başyapıtlarla dünya edebiyat tarihine yön veren, sadece kalemiyle değil, felsefi derinliği ve barışçıl duruşuyla da insanlığın vicdanı olan Tolstoy’un bu tespiti, aslında turnusol kağıdı niteliğindedir:
Herkes sanatla uğraşamaz, herkes sanatçı olamaz. Çünkü sanatçı olmak, bir toplumun ruhunu sırtlanmayı ve fırtınalı dönemlerde bile o ruhu ayakta tutabilmeyi gerektirir. Gerçek sanatçılar da arkalarında bıraktıkları ölümsüz eserlerle ve toplumsal vicdandaki yerleriyle her zaman saygın kalırlar; dönemsel esen rüzgarların yarattığı anlık öfkeler ise sadece kendi karanlığında boğulup gitmeye mahkumdur.
Ancak bugün dönüp baktığımızda, sanatın ve sanatçının inşa etmeye çalıştığı o muazzam köprülerin, günlük hırsların ve hoyrat dalgaların altında ezildiğini görüyoruz. Tolstoy’un işaret ettiği o derin toplumsal anlayıştan o kadar uzağa savrulduk ki, sormadan edemiyoruz: Sahi, biz ne ara bu kadar tahammülsüz, ne ara bu kadar insafsız olduk? Ne dirinin emeğine saygımız kalıyor artık ne de ölümün o mutlak sessizliğine… Bir insanı yargılarken veya överken; hatalarından çıkardığı dersleri, zamanla dönüştüğü kişiliği ve ömrünün son deminde durduğu yeri adalet terazisinde okumak bu topraklara has bir erdem ne zaman olacak? Birisi aramızdan ayrılır ayrılmaz hemen “şuydu, buydu” diye eski defterler açılıyor; birisi parladığında ise “dün neydi” diye hemen geçmişi kurcalanıyor. Oysa bir insanın hayatı; ömrünün bütününde durduğu yerle, gösterdiği duyarlılıkla ve geride bıraktığı kalıcı izle ölçülür. Kimseyi abartmadan, kimseyi de bir kalemde silip atmadan hayata bakmayı beceremiyorsak, beslediğimiz tek şey kendi kör egomuzdur.
İsterseniz kütüphaneler dolusu kitap bitirin, isterseniz dünyadaki tüm bilgilere vakıf olun; bilgi tek başına insan olmaya yetmiyor. Bilginin yanına “kendini bilmeyi” ve o kadim “haddini bilme” düsturunu koyamadığımız her an, o çok güvendiğimiz entelektüel birikim koca bir kibir kulesine dönüşüyor.
Nitekim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de “Ölülerinizi hayırla yad edin” ve “Ölmüş olanlarınızı çekiştirmeyin” buyurarak, inananlara ölümün o dokunulmaz sınırını ve adalet ölçüsünü yüzyıllar öncesinden hatırlatır. Muhalif olmayı sadece yıkmak ve nefret kusmak, vatansever olmayı ise sadece kendinden olmayanı ötekileştirmek zanneden o üstenci üslup, sahibini büyütmüyor; aksine her geçen gün biraz daha küçültüyor. Bir başkasını aşağı çekerek kendi egomuzu yükseltebileceğimizi sanmak tam bir yanılgıdır. İşte tam da bu sınırda durup düşünmek, bir başkasının ömrünü masaya yatırmadan önce “Ben bu hayatta ne yaptım, ne ürettim?” diye aynaya bakmak gerekiyor.
Bir ömür bittiğinde, insan iyisiyle kötüsüyle tarihle ve kendi vicdanıyla baş başa kalır. Bizlere düşen ise o ömrün bu ülkenin kültürüne, sanatına, ortak hafızasına kattığı tuğlalara saygı duymaktır. Kör kibrin, sosyal medya çığırtkanlığının ve popülist öfkelerin ötesine geçip; insanı tüm yönleriyle insan olarak, sanatçıyı da bıraktığı ölümsüz mirasla uğurlamayı öğrenmek zorundayız. Çünkü vefa, sadece gidenin hak ettiği bir değer değil; geride kalanların insan kalabilmesi ve çürümemesi için en temel kuraldır.
Mutlu, huzurlu pazarlar diliyorum. Kalın sağlıcakla…