Yazıma başlamadan önce, dün 51 yaşındaki ünlü oyuncu Serhat Mustafa Kılıç’ın İstanbul’da hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle öğrendiğimizi belirtmek isterim.
Peki, ölüm karşısındaki o derin üzüntüyü nasıl anlamlandırabiliriz?
Hayatımıza dokunan biri olabilir; bir akraba, bir eş, bir arkadaş, bir dost… Ya da yıllardır ekranın karşısından bize hikâyeler anlatan, kimi zaman bir karakteriyle hayatımıza eşlik eden bir oyuncu…
Kim olduğu, hayatımızdaki yeri ya da bize ne kadar yakın olduğu değişebilir. Ama ölüm karşısında hissettiğimiz o boşluk, hepimizin ortak duygusudur.
Belki de cevabı ölümü anlamaya çalışmaktan önce, sadece insanoğlunun ölümlü olduğunu bilmesi ve bunu kaç yaşında olursa olsun kabul etmek zorunda kalmasının kaçınılmazlığında aramalıyız.
Çünkü insan, ölümün kendisinden çok, kendi faniliğiyle yüzleştiğinde sarsılıyor. Belki de mesele ölümü yenmek değil; hayatın bir gün sona ereceğini bilerek, bize verilen zamanı daha anlamlı yaşayabilmekte…
Değişen toplumsal koşulların ve giderek yitirilen değerlerin arasında, insan bağlarının nasıl sessizce aşındığını düşünmeden edemiyoruz, değil mi? Ta ki bir dostluğun bitiminde, bir insan hayatını kaybedene kadar…
Bir zamanlar güvenle kurulan dostlukların yerini mesafelerin, hesapların ve birbirini tüketen beklentilerin aldığı bir çağın içinden geçtiğimizi kim inkâr edebilir?
Hâlbuki insan ilişkilerinde güveni, özgürlüğü ve sevgiyi birbirinden ayırmadan, bütün bunların merkezine sahiplenmeyi koyan başka bir anlayış da mümkün.
Sahiplenmek; bir insanı kendine ait saymak, onun hayatına sınırlar koymak ya da özgürlüğünü daraltmak değildir. Tam tersine, onun varlığını olduğu hâliyle kabul etmek; duygusuna, tercihine ve hayatındaki yerine saygı göstermekle başlar.
Sahiplenmek, bir başkasının hayatını kendine göre biçimlendirmekten ziyade, o hayatın yanında, ona gölge olmadan durabilmektir. Daha da önemlisi, dostun yanında yokken onun hatırasını incitmeden yanında kalabilmek, onu yaşatabilmektir.
Güven de tam burada anlam kazanır: Birbirini denetlemekten değil, birbirinin varlığına tereddütsüzce yaslanabilmekten doğar.
“Hayat böyle işte” diyorsunuz ya…
Dostumuz, arkadaşımız dediğimiz insan, gün gelir bu hayata veda edip sonsuzluğa uğurlanır. Geride ise birlikte yaşanmış yıllar, anılar ve kalbimizde bıraktığı izler kalır. Dostluk, güven ve sevgi de o yokluğun içinde yaşamaya devam eder.
Bizi biz yapan değerlerin toplamı da bu değil midir zaten? Bir insan yanımızdayken onun varlığına, yokluğunda ise bıraktığı değere sahip çıkabilmek…
Yukarıdaki cümlemde de bahsettiğim gibi, Serhat Kılıç’ın ardından Şoray Uzun’un söyledikleri, yıllara dayanan bir dostluğun ardından geriye kalan o tarifsiz sahip çıkışı anlatıyor.
Bu öyle bir sahiplenme ki; insanın yokluğunda bile hatırasını incitmemeyi, geride bıraktığı değerlere saygı göstermeyi ve yıllar boyunca paylaşılan dostluğa vefa göstermeyi bizlere anlatıyor…
Şoray Uzun’u hepimiz “Seksenler” dizisinden ve “Şoray Uzun Yolda” programından tanıyoruz. Ancak bu kez onu bir televizyon programında ya da bir dizi setinde değil, kaybettiği meslektaşı dostunun ardından Adli Tıp Kurumu’nun önünde görüyoruz.
Konuşmakta zorlandığı her hâlinden belli olan Şoray Uzun, dostuna son kez veda etmek için Adli Tıp Kurumu’nun önüne gelmişti. O anki duygusunu anlatırken şu cümleleri kuruyordu:
“Otopsi işlemi bitmiş, ailesi Ankara’da sabah gelip buradan alacak. Çok üzgünüz… Evine yetişemedim, bu saatte yapacak bir şey de yok ama vedalaşmak için geldim.”
“Ömrümüzün on yılını beraber geçirdik. Güldük, ağladık, kavga ettik, barıştık, sabahladık, uzun uzun dertleştik, uzun uzun sustuk. Şarkılar söyledik. Tabii sen çok daha güzel söyledin. Ben karşılıklı oynarken bazen seni seyrederken repliğimi unuttum. Huzur içinde uyu.”
Bugün Şoray Uzun’un Serhat Kılıç’a vedasını yazarken, beni en çok etkileyen ve bu konuyu gündeme taşımama neden olan sözlerinden biri de “bilgi kirliliği” ve “vefa” üzerine söyledikleriydi. Adli Tıp Kurumu’nun önünde, dostunun ardından ortaya atılan iddialara dikkat çekerek, Serhat Kılıç’ın hatırasına ve ailesine saygı gösterilmesi gerektiğini bizlere hatırlatıyordu.
Aslında söylediği yalnızca bir tepki değildi. Bir insanın ardından konuşurken bilmediğimiz şeyleri varsayımlarla doldurmamak, acının üzerine yeni bir yük bindirmemek ve geride kalanların duygularını incitmemek gerektiğine dair çok önemli bir hatırlatmaydı.
Şoray Uzun sözlerine devam ediyordu:
“Bilgi kirliliği var. Bu bilgileri paylaşmak, Serhat’ın ailesine de hatırasına da saygısızlık olur. Varsayımları gerçek gibi sunmak hiçbir etik değerle bağdaşmıyor. Tahminlerle ilgili yorumları bu kadar hoyratça paylaşmamak gerekiyor.”
Şoray Uzun’dan hafızalara kazınacak yine bir söz:
“Bu dünyadaki rolü düzgün seçmek lazım.”
Ne güzel de özetlemiş…
Serhat Kılıç’a Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyoruz.
Şoray Uzun, sen çok yaşa… Dostluğun, vefan ve insanlığın böylesine güzel örneklerle çoğalsın. “insan” olmanın en güzel haliydin…
Yıllar boyunca aynı seti, aynı sahneyi, aynı heyecanı ve aynı ekmeği paylaşan iki meslektaş, iki rol arkadaşı… Öldüğünde ise hatırasını incitmemek, geride bıraktığı izlere saygı duymak…
Bugün geriye döndüğümüzde hepimizin kendimize sorması gereken tek bir soru kalıyor: Bizden sonra bir dostumuzun, arkadaşımızın, meslektaşımızın hatırası kaldığında, onu nasıl yaşatacağız?
Gelin, Şoray Uzun’un o yürekten sahiplendiği dostuna vedasını birlikte izleyelim.
Röportajı ve videoyu hazırlayan, duygularımı kaleme dökerken sizlere ulaştırmamı sağlayanların eline, emeğine sağlık diyorum.