aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
47,7189
EURO
55,2097
ALTIN
6.680,93
BIST
13.795,57
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Salı Az Bulutlu
30°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
30°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Az Bulutlu
29°C

Cumhuriyet’in Kuruluşu Bir Tedhiş Kıyas Unsuru Olabilir Mi?

10.08.2026 11:12
A+
A-

Uluslararası sistemin yeniden biçimlendiği, jeopolitik dengelerin dönüşüme uğradığı ve ekonomik güç merkezlerinin yer değiştirdiği tarihsel bir eşikten geçiyoruz. Bu dönüşüm, devletleri yalnızca dış politika tercihlerini yeniden değerlendirmeye değil; aynı zamanda güvenlik paradigmalarını, hukuk sistemlerini, siyasal kurumlarını ve toplumsal sözleşmelerini de yeniden düşünmeye zorlamaktadır.

Böylesi kapsamlı dönüşüm dönemlerinde her toplumun karşı karşıya kaldığı temel soru aslında aynıdır: Değişiyor muyuz? Eğer değişiyorsak, neyi değiştiriyoruz? Kurumlarımızı, yöntemlerimizi ve siyasal araçlarımızı mı; yoksa bizi tarihsel olarak biz yapan kurucu değerleri de mi?

Değişim, toplumların ve devletlerin tarihsel gelişimlerinin doğal bir unsurudur. Devletler, çağın koşullarına ve toplumsal ihtiyaçlara cevap verebilmek amacıyla hukuk sistemlerini yeniden düzenleyebilir, kurumlarını dönüştürebilir ve demokratikleşme süreçlerini geliştirebilir. Ancak siyasal ve hukuki değişim ile kurucu değerlerden vazgeçmek aynı anlamı taşımaz.

Bir devletin sürekliliği yalnızca değişebilme kapasitesiyle değil, değişim sürecinde hangi temel değerleri muhafaza ettiğiyle de ilgilidir. Dolayısıyla asıl mesele değişimin kendisi değil; hangi unsurların yeniden yorumlanabileceği, hangilerinin ise bir milletin ortak hafızasını, siyasal kimliğini ve devlet felsefesini oluşturan kurucu değerler olarak korunması gerektiğidir.

Bu ayrım, özellikle devletlerin kuruluş süreçleri söz konusu olduğunda çok daha belirgin bir önem taşır.
Türk Milleti açısından bu kurucu tarihsel zeminin en önemli unsurlarından biri Cumhuriyet’tir.

Cumhuriyet’in kuruluşunu anlamak, yalnızca 29 Ekim 1923 tarihini bilmek anlamına gelmez. O tarihe ulaşılmasını mümkün kılan tarihsel koşulları, işgali, Milli Mücadele’yi, verilen kayıpları ve bağımsızlık uğruna ortaya konulan siyasal iradeyi birlikte değerlendirmeyi gerektirir.

Çanakkale’den Sakarya’ya, Büyük Taarruz’dan İzmir’in kurtuluşuna uzanan mücadele; işgal altındaki bir vatanın bağımsızlığını yeniden tesis etme mücadelesiydi. Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, Mehmetçik ve bu mücadeleye farklı biçimlerde katkı sunan milyonlarca insan, yalnızca askeri bir zaferin ortaya çıkmasını sağlamadı; aynı zamanda bir milletin kendi kaderi üzerinde yeniden söz sahibi olma iradesini tarihsel bir gerçekliğe dönüştürdü.

Bu nedenle Cumhuriyet, sıradan bir yönetim değişikliğinin veya iktidar devrinin adı değildir. Cumhuriyet; bağımsızlık mücadelesinin ardından millet egemenliğinin siyasal ve hukuki bir düzene dönüştürülmesidir. Başka bir ifadeyle, savaş meydanlarında savunulan bağımsızlığın siyasal egemenlik anlayışıyla kurumsallaştırılmasıdır.

Tam da bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşu, Türkiye’nin siyasal hafızasında herhangi bir tarihsel gelişmenin büyüklüğünü ifade etmek amacıyla kullanılabilecek sıradan bir referans noktası değildir.

Bugün bu tartışmayı yeniden gündeme getiren gelişme ise “Terörsüz Türkiye” hedefi kapsamında TBMM’ye sunulan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”dir.
Peki, söz konusu düzenleme ne getiriyor?

Teklif, PKK’nın silahlı faaliyetlerini sona erdirmesi ve örgütsel yapısını feshetmesi sonrasında örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasına yönelik hukuki bir çerçeve oluşturmayı amaçlamaktadır. Bunun yanında bazı suçlar bakımından infaz rejiminde değişiklikler, ceza infaz süreleri ve denetimli serbestlik bakımından yeni uygulamalar öngören hükümler içermektedir.
Bununla birlikte düzenlemenin uygulanması, PKK’nın silahlı faaliyetlerini sona erdirdiğinin ve örgütsel yapısını feshettiğinin devletin ilgili kurumlarınca doğrulanması gibi koşullara bağlanmaktadır.

Dolayısıyla söz konusu düzenleme yalnızca teknik anlamda bir infaz değişikliği olarak değerlendirilmemelidir. Burada örgütün feshi, silahların bırakılması, devlet tarafından doğrulama ve TBMM denetimi gibi birbirini tamamlayan aşamalardan oluşan daha kapsamlı bir siyasal ve hukuki süreç söz konusudur.

Bu sürecin Türkiye bakımından önemli sonuçlar doğurma potansiyeli bulunduğu açıktır. Yaklaşık yarım yüzyıla yaklaşan terör sorununun sona erdirilmesi; öncelikle insan hayatının korunması, ekonomik kaynakların yeniden toplumsal refaha yönlendirilmesi, siyasal istikrarın güçlendirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin derinleştirilmesi bakımından yeni bir dönem yaratabilir.

Ancak tam da bu noktada daha temel bir sorunun sorulması gerekir:
Bir terör sorununun sona erdirilmesi hedefi hangi hukuki, siyasal ve demokratik zeminde gerçekleştirilecektir?

Çünkü demokratikleşme, demokratik hukuk devletinin kendi meşruiyet alanı içerisinde anlam kazanır. Anayasal düzen değişebilir, yasalar yeniden düzenlenebilir, toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yeni politikalar geliştirilebilir. Fakat bütün bu dönüşümlerin meşruiyet çerçevesi bellidir: Anayasa, hukuk devleti, demokratik siyaset ve millet iradesi.

Toplumsal meşruiyetin sürdürülebilmesi bakımından adalet duygusunun korunması da aynı derecede önemlidir. Terör örgütü mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasına yönelik hukuki düzenlemeler yapılırken, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken eylemler nedeniyle gazetecilerin, sanatçıların veya siyasetçilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılması gibi farklı uygulamaların varlığı, toplumun adalet algısı bakımından ciddi soru işaretleri yaratabilir.

Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefinin yalnızca terör örgütünün silahlı ve örgütsel kapasitesinin ortadan kaldırılmasıyla sınırlı görülmemesi; demokratik hukuk devletinin güçlendirilmesi, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ve hukuk önünde eşitlik ilkesinin bütün siyasal süreçlerde korunmasıyla birlikte ele alınması gerekir.

Tam da bu tarihsel ve hukuki bağlamda terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın yayımlanan mesajında yer alan, “En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.” ifadeleri tartışmanın merkezine oturmaktadır.

Buradaki temel mesele demokratikleşme düşüncesinin kendisi değildir. Asıl mesele, bir siyasal sürecin tarihsel önemini ifade etmek amacıyla Cumhuriyet’in kuruluşunun bir ölçü birimi olarak kullanılmasıdır.

Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşu ile terörün bu ülkeye yaşattığı acıların aynı teraziye konulması, kavramsal bir kırılma yaratır. Bir tarafta vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı için verilen meşru bir Milli Mücadele, diğer tarafta ise yıllarca toplumsal hafızada derin yaralar açan, şiddeti yöntem olarak benimseyen ve anayasal düzene karşı silahlı eylemleri esas alan bir terör örgütü bulunmaktadır. İki olguyu birbirinden ayıran şey yalnızca zaman farkı değil; temsil ettikleri meşruiyet kaynaklarıdır.

Milli Mücadele gücünü millet iradesinden alırken, şiddeti siyasal bir yöntem hâline getiren terör anlayışı hukuk devletinin ve demokratik düzenin varlığına yönelen bir yöntem ortaya koymuştur. Bu nedenle, iki süreci aynı tarihsel hizaya çekmek, yalnızca olayların önemini karşılaştırmak anlamına gelmez; aynı zamanda amaca, yönteme ve meşruiyete dair sınırları da muğlaklaştırır.

Bugün tartışılan süreç ise Cumhuriyet’in mevcut anayasal düzeni içerisinde, uzun yıllara yayılan silahlı çatışmanın ardından terörün sona erdirilmesi ve örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılması amacıyla yürütülen siyasal ve hukuki bir süreçtir.

Bu nedenle mesele, “Hangisi daha önemli?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl mesele, birbirinden farklı tarihsel ve siyasal süreçlerin aynı tarihsel ölçekte değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir.

Tarihsel bir olayın başka bir olayla kıyaslanması yalnızca kronolojik veya niceliksel bir karşılaştırma değildir. Böyle bir kıyas, olayların taşıdığı siyasal anlamı, meşruiyet kaynağını ve tarihsel konumunu da yeniden tanımlar.

Hal böyleyken, Cumhuriyet’in kuruluşunu, Cumhuriyet’in anayasal düzenine karşı silahlı mücadele yürütmüş bir yapının dahil olduğu siyasal sürecin tarihsel büyüklüğünü ifade etmek amacıyla bir kıyas unsuru hâline getirmek, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tercihtir.

Cumhuriyet bir pazarlığın sonucu değildir.

Bir siyasi aktörün dönemsel başarısının ürünü değildir.

Bir konjonktürün geçici sonucu değildir.

Cumhuriyet; bağımsızlık uğruna verilen mücadelenin, millet egemenliği anlayışının ve ağır bedeller ödenerek ortaya konulan tarihsel iradenin sonucudur.
Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşu, herhangi bir siyasi sürecin büyüklüğünü ifade etmek için başvurulabilecek sıradan bir tarihsel referans değildir.

Elbette Türkiye değişebilir.
Yasalar değişebilir.
Devlet, yeni toplumsal sorunlara yeni siyasal ve hukuki çözümler üretebilir.
Terör sona erebilir, toplumsal barış güçlenebilir, demokratikleşme alanı genişleyebilir.

Bütün bunların Cumhuriyet’in temel değerleriyle zorunlu olarak çelişmesi gerekmez. Tam tersine, söz konusu değişimlerin Cumhuriyet’in temelini oluşturan bağımsızlık, millet egemenliği, hukuk ve demokratik siyaset zemininde gerçekleştirilmesi mümkündür.
Asıl mesele de budur.

Türkiye geleceğe yürürken geçmişini inkâr etmek zorunda değildir. Bir ülkenin barış arayışı içerisinde olması, kendi tarihsel hafızasından vazgeçmesi anlamına gelmez. Terörün sona ermesini istemek ile Cumhuriyet’in kuruluşuna yüklenen tarihsel ve siyasal anlamı korumak birbirine zıt değildir.
Ancak tarihsel hafıza, yalnızca anma törenlerinde veya tarih kitaplarında değil, siyasal dilde kullanılan kavramlarda da kendisini gösterir.

Bir milletin bağımsızlığını kazanmak amacıyla verdiği mücadele ile o bağımsız devletin anayasal düzenine karşı yürütülen silahlı mücadele aynı tarihsel ve meşruiyet zemininde değerlendirilemez.
Bu ayrımın korunması, değişime karşı çıkmak anlamına gelmez. Aksine, değişimin hangi tarihsel bilinç, hangi hukuki çerçeve ve hangi siyasal meşruiyet içerisinde gerçekleştirildiğini sorgulamak anlamına gelir.

Bu nedenle soruyu bir kez daha sormakta fayda vardır:
Cumhuriyet’in kuruluşu bir tedhiş kıyas unsuru olabilir mi?
Belki de bugün üzerinde en fazla düşünmemiz gereken mesele budur.

Çünkü Cumhuriyet yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değildir. Bu ülkenin bağımsızlık hafızasıdır. Millet egemenliğinin siyasal temelidir. Ve gelecek kuşaklara bırakılmış tarihsel bir emanettir.
Bu emaneti korumak değişime karşı çıkmak değildir.
Tam tersine, değişimin hangi zeminde, hangi değerlerle ve hangi meşruiyet anlayışı içerisinde gerçekleştirileceğini sorgulamaktır.
Çünkü geleceğe yürümek, geçmişi unutmayı değil; geçmişte hangi bedellerin ödendiğini bilerek geleceği kurmayı gerektirir.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.