aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
45,9049
EURO
53,5419
ALTIN
6.705,40
BIST
13.662,75
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
24°C
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Pazartesi Az Bulutlu
26°C
Salı Parçalı Bulutlu
29°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
28°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
28°C

Nevin Özbar

nevinozbar12@gmail.com

Siyasetin Mucizevi Gençlik Aşısı!

01.06.2026 01:52
A+
A-

Dürüst olalım, bu konuda elimde bilimsel bir araştırma yok. Ama sanıyorum ki kitapçı raflarının en az ziyaret edilen, en boynu bükük yeri genelde felsefe bölümüdür. Nedenine gelince…

Biz felsefeyle arasına mesafe koymuş, hatta ondan biraz ürken bir toplumuz. Günlük hayatta birisi bir şey anlatırken konu azıcık derinleşse, hemen arkasından o meşhur cümle gelir: “Tamam ya, felsefe yapma!”

Sanki felsefe, hayatın içinden bir şey değil de sadece lafı uzatmaya yarayan bir boş lakırdıymış gibi…

Karikatürlerde bile felsefeyle uğraşanlar, saç baş dağınık, deliliğe en yakın hâlleriyle resmedilir hep. İşte tam da bu yüzden, felsefenin o “korkutucu” ya da “delice” duran raflarından aşağı inip, aslında tam olarak hayatın tam göbeğine nasıl dokunduğunu konuşmak gerekiyor.

Sokrates’in felsefeye yaptığı en büyük katkıyı tek bir cümleyle özetlemek gerekirse buna “soru sorma sanatı” diyebiliriz. Eğer onu felsefenin babası olarak kabul edeceksek, bugün sorduğumuz her anlamlı soruda onun mirasının izleri bulunduğunu da kabul etmemiz gerekir.

Belki aranızda “Peki kimdir bu Sokrates, neden onunla başlıyoruz?” diye merak edenler olabilir. Kendisi, milattan önce 470-399 yılları arasında Atina sokaklarında yürümüş, bugün Batı felsefesinin ve ahlak felsefesinin temeli sayılan bir Antik Yunan düşünürü.

Ama onu asıl özel kılan şey şu: Sokrates, dönemindeki diğer düşünürler gibi başını gökyüzüne çevirip doğayı, yıldızları incelemek yerine; bakışlarını insanın içine, yani tam olarak bize çevirdi.

Tüm ömrünü “Bir insan nasıl yaşamalı?”, “Erdem nedir?”, “Doğruluk nerede başlar?” gibi, aslında zaman zaman kendimize sorduğumuz o en temel sorulara adadı.

Peki neden? Esasında hayatın her alanındaki düşünce onun konusuyken biz neden ona bu kadar uzağız?

Neden “felsefe” kelimesi bizde bir ürperti, bir geri çekilme hali yaratır? Niçin konu felsefeye geldiğinde özgüvenimiz sarsılır?

Sanırım bunun nedeni biraz eğitim sisteminde, biraz da tarih boyunca yönetimlerin bilgiye karşı geliştirdiği mesafede gizlidir.

Çünkü bilginin dönüştürücü gücü her zaman ürkütücü olmuştur.

Sorgulayan insanı yönetmek, sorgulamayan insana göre çok daha zordur.

Kalabalıkları yönetmek istiyorsanız, bilmeyen insanı ikna etmeniz yeterlidir. Ama bilen insanı ikna etmek zorundasınızdır. Çünkü bilen insan her fikri sorgular, tartar, us süzgecinden geçirir.

​Sorgulanan her şey ise zamanla değişir; ya daha iyiye ya da daha kötüye… Ama mutlaka dönüşür.

​İşte bu yüzden felsefe, yani “bilginin bilgisi”, tarih boyunca kalabalıklardan uzak tutulmuş bir alan haline gemiştir. Zamanla felsefe, az sayıda insanın uğraştığı bir alan gibi görülmüş; entelektüel bir ayrıcalık ya da ulaşılmaz bir disiplin olarak sunulmuştur.

Böyle olunca da ya “boş lakırdı” ya da “çok zeki insanların soyut konuşmaları” arasında sıkıştırılmıştır. Oysa ikisi de doğru değildir. Felsefe, aslında hayatın merkezindedir.

Tam da bu yüzden Sokrates, sadece kendi köşesinde düşünen sakin bir adam değildi; aksine, Atina sokaklarında düzenin ezberlerini bozan, tam da hayatın merkezinde duran bir hareketti. Siyasetin ve toplumun geleceğinin ancak gençlerle inşa edilebileceğini çok iyi biliyordu.

Hatta onun bu düşüncesi, Platon’un aktardığı meşhur bir mahkeme kapısı dertleşmesinde çok net çıkar karşımıza. Kendisini “gençlerin ahlakını bozmakla” suçlayan Meletos adındaki genç bir siyasetçiye karşı, adliye binasının önünde o meşhur ironisini konuşturarak şöyle der:

“Siyasetle ilgilenmeye en doğru yerden başladığını kabul etmek zorundayım. Çünkü siyasete, olabildiğince iyi yetişmelerini sağlamak üzere gençlerden başlanmalıdır. İyi bir çiftçinin önce körpe fidanlarla, sonra diğer ağaçlarla ilgilenmesi gibi! Kuşkusuz Meletos da her şeyden önce, dediğine göre genç fidanlara zarar veren bizleri temizliyor. Yaşlılarla da ilgilenmeye başladığında şehre ne kadar büyük yararı olacağı ortada…”

Sokrates burada kendisini suçlayanlarla hafifçe eğlenirken, aslında tarih boyunca felsefeden neden korkulduğunun ve onun hayatın tam göbeğinde neden var olması gerektiğinin zamansız bir kanıtını sunuyordu.

​Antik Atina’nın bu yaşlı ve bilge adamı, muktedirlerin ezberini bozduğu için baldıran zehriyle ölüme mahkum edilirken, arkasında adaleti yaşlıların tekelinden alıp genç fidanlara emanet etmek isteyen bir felsefi miras bırakmıştı.

Zamana meydan okuyan bu felsefi sorgulama arzusu, ne yazık ki yüzyıllar sonra yerini biyolojik sınırların ve kurumsal çelişkilerin gölgesinde kalan bambaşka bir toplumsal gerçekliğe bıraktı.

Bugün Sokrates’in sorduğu “Adalet ve erdem kimin tekelindedir?” sorusu, modern dünyanın labirentlerinde, banka kuyruklarında bekleyen yaşlı bir vatandaşın çaresizliğinde yeniden yankılanıyor.

Nitekim bu kadar felsefeden bahsetmişken şimdi gelelim ülkemizdeki koltukların mucizevi gençlik aşısına ve o adaletsiz zaman bükülmesine…

​Sıradan bir vatandaş olarak yolunuz ne zaman bir bankaya düşse, hayatın en çıplak ve acımasız gerçekleriyle karşılaşırsınız. Hele ki yaşınız 70’i, 75’i, 80’i devirmişse…

Finans dünyası ne modern tıbbın vaatlerine ne de sizin kendinizi ne kadar dinamik hissettiğinize bakar; doğrudan istatistiklere ve biyolojinin kaçınılmaz yasalarına inanır.

Bir kredi başvurusunda ya da hayat sigortası kuyruğunda önünüze çekilen o katı yaş sınırı barikatı, aslında size kibarca ölümlü olduğunuzu hatırlatan kurumsal bir bürokrasidir. Bankalar risk raporlarını incelerken ne hatır gönül tanır ne de geçmişteki başarılarınızı. Onlar için zaman çizgiseldir ve takvimden düşen her yaprak, riskin biraz daha artması demektir.

​Ancak ne hikmetse, aynı biyolojik yasalar ve risk analizleri Ankara’nın puslu koridorlarında, özellikle de siyasi partilerin genel başkanlık koltuklarında tamamen geçerliliğini yitiriyor.

Sıradan insanın emeklilik planları yaptığı, bankaların “riskli” ilan edip kapıdan çevirdiği yaşlarda, siyasetçilerimiz ülkenin geleceğini on yıllığına şekillendirme iddiasıyla en dinamik günlerini yaşadıklarını savunabiliyorlar.

O koltukların öyle bir tılsımı var ki, oturan kişiye adeta zamanı bükme ve biyolojiye meydan okuma garantisi veriyor.

Düşünün ki; bir bankanın 5 yıllığına güvenip kredi açmadığı bir yaş grubu, bir ülkenin sonraki 20 yılını planlama ve yönetme gücünü elinde tutabiliyor.

​Buradaki asıl mesele, tecrübeli siyasetçilerimizin yaşları veya ülkeye hizmet etme arzuları asla değildir. Bilgelik ve deneyim, her toplum için en kıymetli pusuladır; buna şüphe yok.

Asıl çelişki, sistemin insana bakışındaki bu devasa çifte standarttır.

Eğer 75-80 yaş üstü bir insan, milyonlarca vatandaşın kaderini belirleyecek kararları alabilecek, geceli gündüzlü krizleri yönetecek kadar zinde ve “risksiz” kabul ediliyorsa; finans kurumlarının sıradan vatandaşa “ömür bitti” muamelesi yapması nedendir?

​Yok eğer bankaların risk raporları ve matematiksel gerçekleri haklıysa, siyaset kurumunun bu amansız zaman direncini neyle açıklayacağız?

​Görünen o ki, Türkiye’de yaşlanmak ve yaşın getirdiği yüklere omuz vermek sadece sıradan vatandaşlar için biyolojik bir gerçeklik.
​Siyasi liderlik koltuğuna oturduğunuzda ise zaman duruyor, riskler sıfırlanıyor ve hiçbir sigorta şirketinin poliçesine yazamadığı o gizli “ölümsüzlük” maddesi kendiliğinden devreye giriyor.

Keşke bu mucizevi formül; geçim derdiyle boğuşan, her sabah “Bugün hangi markette indirim fırsatı var?” diye broşür arayan ve kulakları her an gelecek yeni bir zam haberinde olan, banka kuyruklarında ömür tüketen o cefakar vatandaş için de geçerli olabilseydi.

Ancak ne yazık ki bükülen zaman da, sıfırlanan riskler de sadece o koltuk sahiplerine mahsus kalıyor.

​Sokrates’in Atina sokaklarında “felsefe yapma” denilerek dışlanması ile bugünün sıradan insanının banka gişelerinde “yaş sınırınız dolmuş” denilerek geri çevrilmesi aslında aynı büyük oyunun iki farklı perdesidir.

Biri zihnin kalıplarını kırmaya çalıştığı için cezalandırılır, diğeri ise sadece sistemin amansız çarkları arasında görünmez bir sayıya indirgendiği için.

Bir tarafta koltuklarında zamanı donduran muktedirlerin ölümsüzlük illüzyonu, diğer tarafta ise her gün hayatın en somut, en keskin gerçekleriyle yüzleşerek yaşlanan kitleler…

Üstelik buradaki asıl trajedi sadece biyolojik takvimlerin çelişkisi de değil. İnsanın kendi hırslarıyla yüzleşememesi, o pırıltılı güç alanını kaybetme korkusu ve ne yazık ki yenilgiyi bir türlü hazmedemeyişi… İşte bu yüzden, o koltuklardan vazgeçmek, zamanı geldiğinde sahneden çekilmeyi bilmek modern dünyanın en büyük erdemi haline geliyor. Çünkü gitmeyi bilmeyenin direnişi, geride kalanların ömründen çalıyor.

Ve işte tam da bu adaletsiz tiyatronun ortasında, her sabah aynı hayata uyanıp aynı rolleri oynamaktan, sistemin bu ikiyüzlü terazisinde tartılmaktan yoruluyor insan.
​Uzun sözün kısası aslında hepimiz şu anda ya da daha önceden olduğumuz şey olmaktan tarif edilmez biçimde yorulduk!



Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.