aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
49,1263
EURO
55,3190
ALTIN
6.542,72
BIST
12.270,18
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
21°C
Pazartesi Az Bulutlu
21°C
Salı Çok Bulutlu
21°C
Çarşamba Az Bulutlu
21°C

Yapay Zekâ Bizi Neden 80’lere Götürüyor?

04.10.2026 03:17
A+
A-

“Bugün hâtıralarını aradım… Çok defa, lâller, zümrütler, inci ve mücevherleri olan bir kimse, istediği zaman bunları kutusundan çıkarır, açar bakar, isterse eline, göğsüne takar ve tekrar yerine yerleştirir değil mi? Senin sözlerin, hâtıraların da işte benim sevip okşadığım mücevherlerim, kıymetli eşyalarımdır. İşte günlerden beri ben bunlarla oyalanıyorum… Fakat bu hâtıralar içinde seni temsil eden en yakın, en ifâdeli hâtıra olarak kendimi buldum!”

İnsanın geçmişine, sevdiğine ve kendi içine doğru yaptığı yolculuğu bundan daha zarif anlatmak mümkün mü, bilmiyorum.

Sâmiha Ayverdi’nin kaleminden süzülen bu büyüleyici hâtırada, yüreğime en çok dokunan şey, anıların yalnızca geride kalan yılları değil, insanın kendi iç dünyasının en gizli kıvrımlarını da ele veriyor olmasıydı.

Evet, kendimize ve kendi hislerimize tercüman olan birinin yıllar önce duygularını hatıralara dökmüş olması ve bu sözlerin yıllar sonra bile zihnimizde canlılığını koruması, belki de o sözlerin artık yalnızca yazara ait olmadığını gösteriyor. O sözler, zamanla bizim hikâyemizin de bir parçasına dönüşüyor.

Geçmişe dönüp baktığımızda, hepimizin kendisinden bir parça bulduğu hatıraları var.
Nihayetinde insanın yıllar sonra kendisiyle yeniden karşılaşmasının ne denli derin bir anlam taşıyabileceğini hissettiriyor.
Bir anlamda bu, insanın kendi iç dünyasına doğru yaptığı bir arayış ve kendini keşfetme yolculuğu değil de nedir?

Şimdilerde bu sorunun cevabını, yapay zekânın 80’ler formatında arıyoruz.

Sanıyorum, bu soruyu sadece ben iç sesimle sormuyorumdur:

“Yapay zekâ bizi neden 80’lere götürüyor?” diye.

Dün sosyal medyada birçok fotoğrafa rastladım.

Tanıdık yüzler, tanıdık insanlar… Fakat fotoğraflara bakınca takvim sanki bir anda geriye çevrilmişti. Kabarık saçlar, vatkalı ceketler, dönemin renkleri, analog fotoğrafın hafif grenli görüntüsü…

İnsan bir an için “Bu fotoğraf yıllar önce çekilmiş olabilir mi?” diye düşünüyor.

Merak edip araştırıyorum.

Sonra bunun yapay zekânın marifeti olduğunu anlıyorum.

Sistem şu şekilde çalışıyormuş:

Bir fotoğraf veriliyor; saç değişiyor, kıyafetler döneme uyarlanıyor, ışık yeniden kuruluyor, renkler soluyor, görüntüye eski fotoğrafların dokusu ekleniyor. Yapay zekâ yalnızca fotoğrafı eskitmiyor; onu başka bir zamanın içine yerleştiriyor.

Ortaya bir fotoğraftan fazlası çıkıyor.

Bir dönemin görüntüsü yeniden kuruluyor.

Sosyal medyada hızla yayılan “80’ler akımı”, ilk bakışta eğlenceli bir görsel trend. İnsanlar bugünkü fotoğraflarını 1980’lerde çekilmiş gibi yeniden oluşturuyor; kimi tek başına, kimi sevgilisiyle, kimi ailesiyle…

Buraya kadar tamam. Ama neden?

Neden 80’ler?
Neden başka bir dönem değil?

Üstelik o yılları hiç yaşamamış gençlerin de bu görüntülerin peşinden gitmesi, cevabın yalnızca moda ve nostaljide aranamayacağını gösteriyor.

Çünkü 80’lerin fotoğrafını ilginç yapan şey yalnızca vatkalı ceketler, kabarık saçlar ya da o dönemin renkleri değil.

Fotoğrafın arkasındaki hayat.

Türkiye’nin 1980’leri, bugünden bakıldığında kolayca romantikleştirilebilir. Oysa o yıllar da bugünkü kadar zor olmasa da yalnızca güzel hatıralardan, renkli fotoğraflardan ve nostaljik görüntülerden ibaret değildi. Ekonomik sıkıntılar, siyasi ve toplumsal sorunlar, hayatın kendi zorluklarıyla birlikte yaşanıyordu. Teknoloji de hayatımızın dışında değildi; kasetçalarlar, video kasetler, renkli televizyonlar, fotoğraf makineleri ve sabit telefonlar, o dönemin gündelik yaşamında kendine yer buluyordu. Yani 80’ler de bugünün dünyası gibi kendi sorunları, imkânları ve alışkanlıklarıyla gerçek bir hayatın içindeydi.

Bugün bizi şaşırtan ise teknolojinin o yıllarda var olup olmaması değil; bugünün yapay zekâsının, geçmişin görüntüsünü ve ruhunu yeniden kurabilecek kadar ilerlemiş olması. Bir başka deyişle, teknoloji bizi geçmişten koparmak yerine bu kez geçmişe götüren bir araca dönüşüyordu.

Kaset vardı.

Fotoğraf makinesi vardı.

Televizyon vardı.

Telefon vardı.

Fakat teknoloji henüz bugünkü gibi insanın eline yapışmış değildi.

Telefon evin bir yerindeydi. Fotoğraf makinesi çekim yapılacağı zaman çıkarılırdı. Film bittiğinde fotoğrafçıya gidilir, baskının hazırlanması beklenirdi. Müzik kasete kaydedilir, sevilen şarkıya ulaşmak için ileri geri sarılırdı. Televizyonun karşısında bütün akşamı geçirecek kadar sınırlı seçenek bulunurdu.

Cep telefonu ise henüz hayatın parçası değildi.

Türkiye’de ilk cep telefonu görüşmesi 1994 yılında gerçekleşti.
Bu ayrıntı, 80’leri anlamak açısından önemli.

Çünkü o dönemde teknoloji yok değildi; teknolojiyle kurduğumuz ilişki bugünkünden bambaşkaydı.

Bugün telefon yanımızda değilse kendimizi eksik hissedebiliyoruz. O yıllarda telefona ulaşmak için evin içine girmek yeterliydi.

Bugün bir fotoğraf saniyeler içinde çekiliyor, düzenleniyor ve dünyanın herhangi bir yerine gönderiliyor. O zaman fotoğraf çekmek bir olaydı.

Filmin kaç poz kaldığını bilirdiniz.

Çektiğiniz görüntüyü hemen göremezdiniz.

Sonucu beklerdiniz.

Beklemek hayatın doğal bir parçasıydı.

Bu yalnızca fotoğraf için de geçerli değildi.
Bir arkadaşınızı görmek istiyorsanız haberleşir, buluşmak için sözleşirdiniz.

Bir yakınınızın nasıl olduğunu merak ediyorsanız telefon açardınız ya da kapısını çalardınız.

Mahallede kimin başına ne geldiğini öğrenmek için bir uygulamaya veya bir mesaja bakmazdınız.

İnsanlar birbirlerinin hayatlarını ekrandan takip etmek yerine, hayatın içinde karşılaşırlardı.

Çocukların sokaktan eve çağrılması, komşudan gelen bir tabak yemek, apartman kapısında ayaküstü başlayan sohbet, ailece televizyon karşısında geçirilen akşamlar…

Bunlar bir dönemin dekoru değildi.
Gündelik hayatın kendisiydi.

Bugün ise iletişim imkânlarımız çoğaldıkça iletişimin anlamı da değişti.

Bir arkadaşımızın nerede olduğunu paylaşımından öğreniyoruz.

Doğum gününü telefonun hatırlatmasıyla fark ediyoruz.

Özlediğimiz insanı aramak yerine sosyal medya hesabına bakıyoruz. Nasıl olduğunu sormak yerine son paylaşımından anlamaya çalışıyoruz.

Bir insanın hayatına dair çok şey biliyor gibi görünüyoruz; fakat o insanla ne kadar gerçek zaman geçiriyoruz?

İşte teknoloji çağının tuhaf çelişkisi burada ortaya çıkıyor:

İnsanlara ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; insanlara dokunmak ise aynı ölçüde kolaylaşmadı.

Sosyal medya, hayatlarımızı görünür kıldı.

Hatta öylesine görünür kıldı ki artık yalnızca yaşadıklarımızı değil, nasıl görünmek istediğimizi de sürekli düşünüyoruz.

Fotoğraf çekiyoruz.

Bakıyoruz.

Beğenmiyorsak siliyoruz.

Işığı değiştiriyoruz.

Filtre ekliyoruz.

Yüzümüzü düzeltiyoruz.

Sonra paylaşıyoruz.

Ardından rakamlara bakıyoruz.

Beğeni sayısı, yorum, izlenme…

Fotoğraf artık yalnızca “Ben bu anı yaşadım.” demiyor.

“Beni böyle görün.” de diyor.

Bu yüzden eski fotoğrafların kusurları bugün daha farklı görünüyor.

Yarı kapalı bir göz, yamuk bir kadraj, fazla ışık, dağılmış saçlar…
Hiçbiri fotoğrafı değersizleştirmiyordu.

Çünkü fotoğrafın görevi kusursuz görünmek değil, yaşanmış bir anı saklamaktı.

Yapay zekânın 80’ler fotoğraflarını bu kadar kolay üretmesi ise ilginç bir terslik yaratıyor.

Bugünün en gelişmiş teknolojisi, bizi geçmişin kusurlu görüntüsüne özendiriyor.

Dijital olarak kusursuzlaştırılmış yüzler, yapay biçimde eski fotoğrafların içine yerleştiriliyor.

Geçmişin görüntüsünü üretmek için bugünün teknolojisini kullanıyoruz.

Fakat görüntüyü yeniden kurmak, o hayatı yeniden kurmak anlamına gelmiyor.

Yapay zekâ vatkalı ceketi giydirebilir. Kabarık saç yapabilir. 1985 tarihli bir fotoğraf görüntüsü oluşturabilir. Eski bir salonu, bir mahalleyi, bir televizyonu, bir kasetçaları bile görüntünün içine yerleştirebilir.

Ama o evin içinde gerçekten yaşanan sohbeti üretemez.

Bir komşunun ansızın kapıyı çalmasının sıcaklığını hesaplayamaz.

Bir çocuğun annesinin sesini uzaktan duyduğu anda eve koşmasını yaşatamaz.

Fotoğraf albümünün arasından çıkan eski bir resmin arkasındaki el yazısının taşıdığı duyguyu da dijital olarak yeniden üretemez.

Çünkü görüntünün bir hafızası yoktur.

Hafızayı insan taşır.

80’ler akımının bugün bu kadar ilgi görmesinin altında da bu hafıza duygusu yatıyor olabilir.

Yaşı yetenler kendi çocukluklarını, gençliklerini, ailelerini hatırlıyor.

Yaşı yetmeyenler ise o dönemin fotoğraflarında başka bir hayatın izlerini görüyor.

Daha yavaş akan bir hayat.

Daha sınırlı ama daha elle tutulur bir iletişim biçimi.

İnsanların birbirinden haberdar olmak için birbirlerinin ekranlarına değil, hayatlarına ihtiyaç duyduğu bir dönem.

Elbette geçmişi olduğu gibi geri çağırmak mümkün değil.
Zaten buna gerek de yok.

Bugünün teknolojisini bırakıp 80’lere dönmek istemiyoruz belki de.
İnternetin, cep telefonunun, dijital dünyanın sağladığı imkânlardan vazgeçmek de gerçekçi değil.

Asıl soru başka:

Geçmişten neyi kaybettik?

Ve daha önemlisi:
Kaybettiğimiz şeylerin hangilerini yeniden kurabiliriz?

Belki bunun için yapay zekâya ihtiyacımız bile yok.

Bir arkadaşımızı arayıp “Nasılsın?” demek yeterli.

Bir komşunun kapısını çalmak.

Telefonu masaya bırakıp aynı masadaki insanı dinlemek.

Bir kahveyi fotoğrafını çekmek için değil, sohbet etmek için içmek.

Bir çocuğun yalnızca ekran karşısında değil, sokakta arkadaşlarıyla büyümesine alan açmak.

Bunlar teknolojiye karşı olmak değil.
Teknolojinin hayatımızdaki yerini yeniden düşünmek.

Çünkü sorun telefonun cebimizde olması değil.
Sorun, bazen yanımızdaki insanın yerine telefonun geçmesi.

Yapay zekâ bugün bize geçmişin görüntüsünü birkaç saniyede verebiliyor. Biz de o görüntüye bakıp kendi zamanımızı yeniden düşünüyoruz.
Belki de 80’ler akımının bize bıraktığı en değerli soru şu:

Geçmişi yeniden görmekten çok, geçmişte değer verdiğimiz hangi şeyleri bugün hâlâ yaşatabiliyoruz?

Bu işin en acı tarafı ne biliyor musunuz?

Yapay zekâ görselleri seksenlerden kalmış gibi tasarlayabilir, cümleleri kusursuzca kurabilir; ama Sâmiha Ayverdi’nin yukarıdaki satırlarında olduğu gibi, yaşanmış bir ömrün hatıralarını kelimelere emanet edemez. İnsanın yüreğinde yıllarca birikenleri, birkaç cümleye sığdıran o tarifsiz hâli de yakalayamaz.

80’ler akımına küçük bir katkı da benden olsun.

Bu akımı başlatıp en azından bir anlığına o günlere dönmemizi ve bu yazıyı kaleme almamı sağlayan, geçmişten güzel kareler paylaşan arkadaşlara sevgi ve saygılarımı iletiyorum.

Ben de naçizane, İstanbul’da geçirdiğim yılları bir kenara bırakırsak hayatımın geçtiği, okuduğum okulun da bulunduğu İzmir’den, seksenler olmasa da gerçek bir fotoğrafımı bu yazının altına bırakıyorum.

Hatıralarınızın hep güzel tarafında kalmanız dileğiyle…

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.