aohbet islami chat omegla türk sohbet cinsel sohbet dini chat ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphaberyerel haberibbkartal belediyesituzla belediyesidilovası belediyesipendik belediyesimaltepe belediyesiuğurmumcugökhan yükselimamoğluşadi yazıcı
DOLAR
48,6593
EURO
55,9223
ALTIN
6.713,97
BIST
13.122,58
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
21°C
İstanbul
21°C
Hafif Yağmurlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
24°C
Cuma Az Bulutlu
24°C
Cumartesi Az Bulutlu
26°C
Pazar Az Bulutlu
25°C

Kendi Hakikatimiz!

16.09.2026 20:25
A+
A-

Anne ve babadan devralınan hayatı anlamlandırma biçimi; biyolojik, psikolojik ve kültürel köklerin oluşturduğu derin bir aidiyet ve miras ağıdır.

Edebiyatçılar ve düşünürler bu durumu kader, geçmişin yankısı ya da yaşayan bir bağ olarak tanımlarken, Jeffrey Eugenides bu gerçeği şu çarpıcı sözlerle özetler:

“Biyoloji size bir beyin verir; hayat ise onu bir akıl haline getirir. Ama o beynin her hücresinde sizi var edenlerin imzası vardır.”

Bu da demek oluyor ki sadece göz rengimizi ya da fiziksel özelliklerimizi değil; farkında olmadan davranış kalıplarını, kaygıları, sevinçleri ve atalarımızın yarım kalmış hikâyelerini de devralırız.

Bilimde “kuşaklararası aktarım” diye adlandırılan bu olgu, bize ait sandığımız pek çok tepkinin aslında çok daha eski bir geçmişin yankısı olduğunu gösterir. Fiziksel yapımız ve hastalıklara yatkınlığımız genetik mirasla ne kadar ilişkiliyse, mizacımız da bu köklerden izler taşır.

Ancak insan yalnızca genlerinden ibaret bir varlık değildir; doğduğu ev, gördüğü sevgi, duyduğu sözler ve içinde yetiştiği kültür de dünyayı algılama biçimini zamanla şekillendirir.

Psikolojik miras tam da bu görünmeyen alanda kendine yer bulur.

Ebeveynlerin dünyayı algılayış biçimleri, sevgiyi sunma şekilleri, korkuları, öfkeleri ve kriz anındaki refleksleri çocuklukta sessiz birer davranış haritasına dönüşür.

Çocuk, etrafında örülen bu dünyayı uzun süre sorgulamadan içselleştirir; sevginin dilini, ilişkilerin biçimini, neye öfkelenip neye üzüleceğini, hangi kuralların geçerli olduğunu ilk olarak evinin içinde öğrenir. Zamanla tüm bu unsurlar büyüyen insanın karakterinin doğal bir parçası haline gelir.

Kültürel ve sosyal miras ise bu tabloyu çok daha geniş bir çerçeveye taşır. Aileden süzülüp gelen değerler, gelenekler, toplumsal kabuller, başarı kıstasları, “el âlem ne der” kaygısı, kadın ve erkek olmaya yüklenen roller ve nesiller boyu ev içinde tekrarlana gelen o kalıp cümleler, bireyin hayat sahnesindeki rollerini belirleyen görünmez repliklere dönüşür.

İnsanın kendisini tanıma çabası biraz da bu yüzden yalnızca bugüne bakmakla tamamlanmıyor. Kendi tepkilerimizin, korkularımızın, beklentilerimizin ve hayat karşısında takındığımız tavırların gerisinde hangi köklerin, hangi söylenmemiş hikâyelerin yattığını fark etmek; işte o özgürleşme ve anlama çabasının tam da kendisidir.

Bir evde yıllarca konuşulmayan bir konu, sonraki kuşağın açıklayamadığı bir huzursuzluğa dönüşebiliyor. Bir annenin sürekli kaygılanması, çocuğun dünyayı tehlikelerle dolu algılamasına yol açabiliyor. Bir babanın duygularını hiç göstermemesi, sevgiyi sözcüklerle ifade etmenin gereksiz olduğuna dair sessiz bir inanç bırakabiliyor.

Bir babanın eşine gösterdiği tutum ya da eşinden esirgediği saygı, çocuğun zihninde aşka ve evliliğe dair kurulan ilk haritayı oluşturur. Kız çocuk o sessizlikten ya da sevgisizlikten kendi kaderine rol biçer, erkek çocuk ise babasından gördüğü o görünmez dili ya tekrarlar ya da onunla ömrü boyunca sessiz bir kavga eder. Aile içinde konuşulmayan her şey, çocukların ileride kuracağı yuvalarda ya birer zincire ya da çözülemez birer düğüme dönüşür.

Sadece sevgisizlik ya da ilgisizlik de değil; ev içinde her şeyi küçümseyen, çocuğun en küçük heyecanını bile alaya alan ebeveynler, o ruhun üzerine kalın bir güvensizlik örtüsü serer. Çocuk, evde sürekli eleştirilmenin ve küçümsenmenin ağırlığıyla büyürken, dış dünyada da aynı acımasız merceğin altında yaşayacağına inanır. Büyüdüğünde de o dili kullanmaya yeltenir.

Bir de başkalarının çocuklarıyla yapılan bitmek bilmeyen kıyaslamalar vardır ki, ruhun inşasını temellerinden sarsar; çocuk kendi evinde bile yabancı, sürekli kusurlu bir misafir gibi hissettirilir. Çocuk, evde sürekli eleştirilmenin ve küçümsenmenin ağırlığıyla büyürken, dış dünyada da aynı keskin ve cezalandırıcı bakışların altında yaşayacağına inanır.

İçerideki bu derin yetersizlik hissi, zamanla tuhaf bir savunmaya evrilir; kişi, ruhunda açılan o görünmez yarayı ve ezikliği saklamak için dış dünyaya karşı devasa bir üstünlük zırhı kuşanır. Herkesi eleştiren, hiçbir şeyi beğenmeyen o kibirli duruş, aslında içerideki o hırpalanmış çocuğun en büyük sığınağıdır.

​​​Zamanla o çocuk büyür erişkin olduğunda, “Ben her şeyi bilir, eder ve her duruma yön veririm, herkesi hizaya getiririm” yanılgısına kapılıp bu zırhı kusursuz bir kalkan sanır.

İşte “el âlem ne der” kaygısı, ev içinde beğenilmemenin yarattığı o derin boşluğu dışarıdan onay alarak kapatma çabasına dönüşür.

Halbuki insan, kendi iç huzurunu istiyorsa başkalarının rüzgârıyla savrulduğu o kalabalıklar dairesinden çıkıp kendi merkezine dönmek zorundadır.

Elbette atalarımızdan, anne babalarımızdan devraldığımız bu miras; gözlerimizdeki renkten adetlerimize kadar bizi biz eden, bu topraklara bağlayan köklerimizdir. Onları inkâr etmek ya da yok saymak imkânsızdır. Lakin bütün bu zincirleri, kalıtımsal ezberleri ve unvanları fark etmek; insanı yeni bir eşiğe getirir. Artık köklerin üzerindeki o örtüyü aralayıp, geçmişin kurbanı olmaktan çıkarak gelecekte ne olacağımıza, hayatı hangi anlamla dolduracağımıza kendi irademizle karar vermemiz gerekir. Çünkü insan, miras aldığı hikâyenin değil; kendi elleriyle yazacağı yarının sahibidir.

Geçmişin o uzun ve sitemli gölgesinden sıyrılıp kendi ışığımıza adım atmak; belki de bir insanın hayatta kendine ve çevresine yapabileceği en büyük ve en güzel devrimdir.

Nihayetinde; başkalarının kurduğu kusursuz bir düzende görünür gibi gözüken, aslında silik bir misafir olmaktansa; kendi kısıtlı zemininde, kendi iradesiyle ve kendi gerçeğiyle ayakta duran bir ömür sürmek; insana ait tek ve nihai hakikattir.

Bir başka yazıda yeniden buluşmak dileğiyle. Nevin Özbar – Özbar Haber Gazetesi

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.